Çocukluğumda, mutluluk anlarımda yaptığım gibi, beni mutlu eden şeyi “mahsusçuktan” unutup, çevremdeki her şeyi güzel bularak dünyaya yeni bir gözle baktım.
Onu kollarımda tutmak ne büyük mutluluktu Allahım! Dünyanın derinliğini, güzelliğini, sınırsızlığını hissettim. Göğsü göğsüme, başı omzuma dayanmıştı; onu değil, bütün dünyayı kucaklamışım gibi geldi bana. Sarsılmaları beni üzüyor, derinden kederlendiriyordu, ama ne kadar da mutlu ediyordu! Saçlarını şefkatle, özenle, neredeyse tarar gibi okşadım.
Acısını paylaşabilmek için, kendi babamın ölümünü düşündüm. Ama onu o kadar sevmeme rağmen, benimle babam arasında bir gerginlik, bir rekabet vardı. Füsun ise babasını hiç zorlanmadan, yorulmadan, çok derinden, insanın dünyayı, güneşi, sokakları, evini sevmesi gibi rahatça seviyordu.
Birbirimizi yeniden tanır gibi, birlikte İstanbul'u keşfetmekten, şehrin ve Füsun'un her gün yeni bir halini görmekten derin hazlar alıyordum. Hastanelerin yoksulluğuna ve düzensizliğine tanık olduğumuzda, doktora bir görünebilmek için sabahın erken saatinde üniversite hastanelerinin kapılarında kuyruk olan ihtiyarların sefaletini gördüğümüzde, arka sokaklardaki boş arsalarda belediyeden gizli kaçak kesim yapan telaşlı kasaplarla karşılaştığımızda, hayatın karanlık yanlarının bizi birbirimize yaklaştırdığını hissederdim. Bizim Hikâyemizin tuhaf, hatta itici yanı; şehrin ve insanların, sokaklarda yürüdükçe sezdiğimiz karanlık ve korkutucu yanlarıyla karşılaştırıldığında, o kadar da önemli değildi belki. Şehir bize hayatlarımızın sıradan yanını hissettiriyor ve herhangi bir suçluluk duygusuna kapılmadan alçakgönüllü olmayı öğretiyordu.