Sana çirkin dediler, düşmanı oldum güzelin,
Sana kâfir dediler, diş biledim Hak’ka bile.
Topladın saçtığı altınları yüzlerce elin
Kahpelendin de garez bağladım ahlâka bile.
Sana çirkin demedim ben, sana kâfir demedim,
Bence dînin gibi küfrün de mukaddesti senin.
Yaşadın beş sene kalbimde, misâfir demedim,
Bu firâr aklına nerden, ne zaman esti senin?
Zülfünün yay gibi kuvvetli çelik tellerine
Takılan gönlüm asırlarca peşinden gidecek.
Sen bir âhû gibi dağdan dağa kaçsan da yine
Seni aşkım canavarlar gibi tâkib edecek!
Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Gözyaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.
Gün soldu, vakit geç, gitme bırak, kal
Omuzlarında şal, başında örtü,
Odamda hülyalı bir akşamüstü
Gölgeler içinde renk ve dudak kal.
Gidersen sana da kırılacak, kal
-Gönlüm ki, böyle her gidene küstü-
Ve deme “buradan bir akşamüstü
“Giderken ardımda hıçkırarak, kal!”
Yeşil pencerenden bir gül at bana,
Işıklarla dolsun kalbimin içi.
Geldim işte mevsim gibi kapma.
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.
Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak
Ben aşkımla bahar getirdim sana.
Tozlu yollarından geçtiğim uzak
İklimden şarkılar getirdim sana.