Eylül

Eylül
@Eylul211
Seninle tanışmak kaderdi belki, Ama sana aşık olmak Kalbimin en güzel kararıydı… “İYİKİM”
“Bu şehir bizi el ele görmeliydi.” Birbirine bu kadar ait duran iki insanın aynı kaldırımlarda yürüyüşünü görmeliydi.. Sokakları dile getirircesine yürüdüğümüz anları.. Senin bana bakarken gözlerinin nasıl yumuşadığını, benim sesini duyunca nasıl sustuğumu bilmeliydi bu şehir. İnsanların bizi gördüğünde işte birbirini seven iki kalbin bir oluşu demeliydiler.. Birbirine kavuşmak için gün sayan iki kalbin nasıl aynı anda çarptığını duymalıydı. Ve bu şehir… Bu şehir bizi el ele göz göze görmeliydi. Bir kafede karşılıklı otururken nasıl birbirimize bakıp sustuğumuzu görmeliydi. Çünkü bazı sevgiler konuşmadan anlaşılır. Bizimkisi de öyle ya hani.. Saklı sanarız ama apaçık ortada bizim sevgimiz.. Sen gözlerime baktığında ben dünyanın bütün gürültüsünü unuturum çünkü. Saklayamadığım o uzun uzun bakışlarım anlatır içimdeki seni ben sussamda.. Bu şehir bizi o sonsuz maviliği izlerken görmeliydi.. Ellerimizde kitaplarımızla bize sunulan tüm güzelliklerin nasılda kıymetini bildiğimizi görmeliydi.. Hiç kimseye ihtiyaç duymadan sadece iki kişinin birbirine nasıl yettiğini hissetmeliydi bu şehir.. Birlikte içtiğimiz kahve kokusunda yaşayamadığımız günlerin acı tatlı anılarını olduğunu bilmeliydi.. Kıyıda köşede üç beş dakikanın peşine düşüp, küçücük sarıldığımızda şehrin çiçekler açtığını herkes bilmeliydi.. Ayrı ayrı yürüdüğümüz yollarla o kısacık anlara ait anılarımızın kıymetini nasıl yürekten bildiğimizi sokakların dili olsa anlatırdı belki ama adım attığımız her yer duymalıydı içimizdeki özlemi. Göz gözeyken, Yan yanayken birbirine hasret kalmanın yürekte nasıl bir yangına döndüğünü tüm şehir haykırlamalıydı.. Özlüyorum seni.. Aldığın nefesi bile özlüyorum. Gecenin bir yarısı durduk yere aklıma gelişin,
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Mevlana’nın bir sözü var, şöyle der: “Kalp denizdir, dil kıyıdır. Denizde ne varsa kıyıya o vurur…” Ben bu söze hep inanırım. Çünkü insanın dili, aklından önce kalbini anlatır. Akılla hareket edilir belki ama dile dökülen hep kalbin sesidir. İşte sana söylediklerim de tam olarak böyle… Dilimden dökülen her cümle, gönlümden kopup geliyor. Sana dair kurduğum hayaller, Senli umutlarım, İçimde büyüttüğüm sevgim… Hepsi kalbimin sesi. Birazdan sana anlatacağım her şey de öyle; Gönlümden dilime düşen hayaller sadece… Bir yerde şöyle bir cümle okumuştum: “Bir gün elbette sofraya birlikte çökeriz; Sen dağ gibi kurul, ben zerre yer tutayım…” İşte o cümleyi okuduğum gün, Seninle aynı sofrada oturduğumuz anı hayal etmiştim. Senin mis gibi yaptığın yemekleri, Karşılıklı oturduğumuz sandalyeleri, Bir sofranın etrafında huzurla geçen vakitleri… Sanırım insanın sevdiğiyle aynı sofrada oturması kadar kıymetli çok az şey var. Yemek bittikten sonra uzun uzun sohbet edebilmek, huzurlu anlar yaşamak… Huzur o sofrada başlıyor bence. İşte bu yüzden, huzurumuz hep olsun diye; Sen o masaya dağ gibi kurul olur mu… Ben zerre kadar yer kaplarım… Mis gibi yemeklerinden yap bize. Ellerinden sevginin geçtiği o yemeklerden yiyelim beraber.
Bir çiçekle bahar gelmez derler… Ama sen gülünce içimde bütün mevsimler yer değiştiriyor. Sanki yıllardır kurak kalan bir yere ilk yağmur düşüyor da, içimde sessizce filizlenen duygular yeniden can buluyor. Son zamanlarda gözlerinde hüzün var. yoruldun biraz biliyorum. İçinde birikenleri kimseye anlatmadan taşımaya çalışıyorsun, Hızlıca koparılmayı bekleyen takvim yaprakları gibi geçiyor günler, ve sen bütün herşeye inat yine de gülmeyi başarıyorsun. Ama en çok da o içten güldüğün anları seviyorum. Kalabalıkların arasında göz göze geldiğimiz o küçük saniyeleri… Birilerine laf yetiştirirken, espriler arasında birbirimize denk gelen bakışlarımızı… Herkes başka bir şeyle meşgulken, bizim sessizce birbirimize gülüşümüzü… İşte tam o anlarda, içimde bir yerlerde bahar oluyor. Öyle güzelsin ki içimde… Seni sevdikçe gönlümün kapıları en güzel manzaralara açılıyor. Sanki yıllardır eksik kalan bütün cümleler, seninle tamamlanıyor. Sen yokken bir şeyler hep yarımmış da, ben bunu sen gelince anlamışım. “Sevgi…” Bu kelimeyi eskiden de severdim belki, ama anlamını ilk kez sende gördüm. İnsanın içini güzelleştiren, güvende hissettiren, en derin yerde büyüyen bir duygu bu. Sadece beş harften oluşuyor belki,
“Hayata dair,aşka dair umudunu kaybedenlere umut olsun.. Umut! En çok da her şey bitti sandığında başlar.” demiş gönlümün otağı.. Ona duyduğum sevgi öyle yüce öyle derin ki.. Ne yazsam eksik kalacak biliyorum ama yüreğim döndüğünce seni başka güzel anlatmak isterim bugün. Birine her şey olmak nasıl bir his deseler anlatamam belki ama “birinin her şeyi olmak” nasıl deseler uzun uzun anlatırım. Seni severken bir serçe gibiyim ben. Senin sevgin,bana kendimi küçücük bedeniyle hayata kafa tutan,umudunu hiç kaybetmeyen bir serçenin kalbindeki umudu yaşatıyor.. Serçeler bana hep yarım kalmış insanları hatırlatır.Gösterişli değiller söyle bi bakınca. Kimse dönüp uzun uzun bakmaz onlara çünkü bir güvercin kadar ihtişamlı,bir kartal kadar güçlü değildirler. Ama bence her şeye rağmen hayatın tam ortasında, küçücük kalpleriyle yaşamaya devam ediyorlar. Kırılgan olduklarını bile bile yaşamaktan vazgeçmiyorlar. Bazen izlerim rastgeldiğimde,telaşlı görünürler hep.Sanki hep bir yerlere yetişmeye çalışıyor gibiler.Küçücük bedenlerinin içinde kocaman bir korku taşıyorlar sanki. Tüm bunları yaparken yine de ötmeye devam ediyorlar. Sesleri hiç kısılmıyor gibiler. Sanki dünyaya küsme hakları yokmuş gibi kanat çırparak kafa tutuyorlar hayata. Ama ne yalan söyleyeyim ben serçelerin en çok yalnızlığını seviyorum.Kalabalığın içinde kaybolurlar çoğu zaman. Kimse onları fark etmiyor bence. Bir kaldırım kenarında,eski bir bankın altında, bir çatı ucunda sessizce hayatta kalmaya çalışıyorlar. Bi yerde okumuştum; Serçeler ne olursa olsun birbirlerini bırakmazlarmış. Birinin canı yansa diğerinin telaşı değişir, bir serçe ürktüğünde diğerleri de havalanırmış. Sevgi denen şeyin en saf hâli biraz da buymuş onlar için; “Sen korkarsan ben de korkarım” diyebilmek.” yazıyordu.. Tıpkı benim benim seni
Aynanın yansımasında seni seyrederken, Kulaklarının arkasından savrulan saçını, Rüzgar kokunu taşıyıp bana getirişini, Sessizce, hemen arkanda durup seyrettim. Dağları dalıp giden bakışlarını, Yerde açmış küçücük çiçekleri arayan gözlerini, Özgür bir çocuk gibi dalıp gittiğin o yeşilliklere bakışını, Arada bir iç çekişini, Sevdiğin şarkılar da sesini açıp başka diyarlara gidişini, Ellerinle rüzgara meydan okuyuşunu, Saçlarını hiç korkmadan rüzgara bırakışını. Kaçırmadım hiçbir anını.. Camdan rüzgar sert sert esiyordu, Hava da soğuktu üstelik, Başını Camdan her uzattışında hasta olursun demek istedim. Hatta kendi kendime zaten hasta iyice kötü olacak yaaa.. Diye diye söylendim içten içe. Ama gözlerindeki o özgürlüğü görünce sustum. Çünkü böylesine güzel dalıp giden bir ruhu durdurmaya kıyamadım. Her geçen gün kalbimin biraz daha senle dolduğunu hissediyorum. Yanında olup ellerini sımsıkı tutarak seni izlemek başka güzel, Sessizce hemen yanı başında varlığını hissederek bakmak başka güzel. Her yanım sen dolu, İliklerime kadar sen işlemişin. Aldığım her nefeste sen, Geçen her dakikam da biraz daha sen, Yutkunduğum her anda bile adın gizli içimde. Hayatı artık senin gözlerinden izlemeyi seviyorum.