Jack London ölümsüz bir karakter yaratmış. Edebiyatla biraz olsun ilgilenen herkes kendinden bir parça bulacaktır bu genç adamda.
Martin varoşta kendi sınıfından insanlarla beraber mutlu bir hayat yaşamaktadır . Etrafında onu sadece Martin Eden olduğu için seven insanlar vardır. Yapmacık ilişkiler ve formalite sohbetler yoktur. Kendi sınıfında maddi bir yoksulluk çekiyor olsa da aslında farkında olmadığı manevi bir zenginliğe sahiptir. Sahip olunmayan şeylere karşı duyulan bir arzu vardır işçi sınıfında ve bu arzu onları hayatta tutar. Takım elbiseli, fötr şapkalı adamlara ve ütülü güzel elbiseler içindeki kadınlara karşı hem bir hayranlık duyulur hem de kıskanmaktan doğan ince bir nefret beslenir. Bir komplekse sahiptir bu yüzden işçi sınıfı. Hem sevgiyi hem de nefreti aynı anda duyumsar burjuvaya. Ulaşamayacak olmanın haseti ve ulaşmaya duyulan arzu.
Martin Eden başına gelebilecek en talihsiz şeyi yaşar ve burjuva sınıfından birine aşık olur. Bu aşk başta sadece bir kıza duyduğu çekimden ibaret değildir; onu asıl çeken şey kendisine itiraf edemezse de burjuva sınıfıdır. Martin o sınıfa dahil olmayı ister. Onlar gibi giyinmeyi, onlar gibi konuşmayı, onlar gibi yemek yemeyi... Martin onlar gibi olmak için her şeyini ortaya koyar. Deliler gibi okumaya başlar dil bilgisini öğrenir, genel kültürünü geliştirir... Ama kültürel farklarını kapatmaya başlasa da asıl sınıf farkına sebep olan şeye sahip değildir: Para. Martin çareyi yazmakta arar. Deliler gibi yazmaya başlar. Günde sadece birkaç saat uyur. Başka bir işte çalışmayı red eder. Kıt kanaat geçinir, açlık çeker. Ne yazık ki yazdıklarının karşılığında bir şey alamaz. Müsvedeleri gönderdiği dergiler ona yazılarını aynı şekilde iade eder, çoğu adam akıllı bir red mektubu bile yazmakla uğraşmaz. Martin ise pes etmeye