Başkaları için sürdürülmüş hayatlar bizi biz kılmaz; fakat yalnızca kendi varlığımız uğruna yaşamak da bencilce bir kapana dönüşür. İnsan, kendini aşan bir ilkeye, bir metafizik zemine yaslandığında, işte o vakit hayat anlam kazanır. Zira hakiki özgürlük, insanın aklına gelen her şeyi yapabilmesi değil; kendisini aşkın değerlere teslim edebilmesidir.
Özgürlük, sınırsız bir kudret yahut her ihtimali gerçekleştirme imkânı değildir. Bu zaten imkânsızdır. İnsan her şeyi yapamaz. Uçmayı arzularsın, ama kanatlar kuşa bahşedilmiştir. Denizlerin altında saatlerce nefes almak istersin, ama bu nitelik balığa verilmiştir. Çitanın işitmesi, kartalın görmesi, yahut bazı hayvanların koklama kudreti insanda olsaydı, biz artık insan olmazdık. Allah’ın insana bahşettiği ölçünün ardında da bir hikmet vardır. Mesele, verilmiş olanı hikmete uygun biçimde kullanabilmektir.
Sınırların bilincinde olmak, onların içinde kendi varlığını inşa edebilmektir. İşte bu perspektiften bakıldığında, “anı yaşamak” basit bir haz arayışı değil, varoluşun her nefesini idrak edebilme kudretidir. Bunun için odaklanmak, dışarıdan gelen dağınık uyarılara karşı kendini koruyabilmek gerekir. Fakat bu, dünyaya kapanmak değildir. Asıl olan; hangi şeyin ne kadar içimize girmesine izin vereceğimize dair bir tasavvur, bir iç düzen kurabilmektir.
Zira kendini koruma saikiyle bütünüyle içe kapanan kişi, yavaş yavaş fosilleşir. Öte yandan, tüm sınırlarını kaldırıp kendini bütünüyle dünyaya açan da özünden uzaklaşır. Hakikat, bu iki uç arasında bir denge kurabilmektir. İnsan, ne kendini tamamen kapatarak ne de tüm hudutlarını aşarak var olabilir. Biz ancak bu dengeyi muhafaza ettiğimiz ölçüde “kendimiz” kalır ve gerçekten anı yaşayabiliriz.