Bahçıvan ve Ölüm, bir babanın ölüm sürecini oğlunun gözünden aktaran bir anlatı. Metin boyunca ölümle yüzleşmenin, bekleyişin ve kabullenişin izlerini görüyoruz. Ancak yazarın anlatım biçimi, okurları ikiye ayıracak kadar belirgin bir tercih içeriyor.
Bir grup okur, metni son derece etkileyici bulup her cümleyi sindire sindire okurken; bir diğer grup, anlatımın fazla dramatize edildiğini ve asıl duygudan yer yer uzaklaşıldığını düşünüyor. Ben ne yazık ki ikinci gruptayım.
Belki çok yakınımı kaybetmemiş olmamdan, belki de bazı cümlelerde “etkileyici olma” çabasının samimiyetin önüne geçtiğini hissetmemden dolayı, metnin duygusu bana tam olarak geçmedi. Okurken etkilendiğim yerler oldu; fakat bütünlüklü bir duygusal bağ kuramadım.
En çok bağın koptuğunu hissettiğim yer ise annenin anlatıldığı bölümlerdi. Sorun, annenin anlatılması değil; tam tersine, anneye yeterince yer verilmemesi. Baba ölümle mücadele ederken, anne de aynı sürecin içinde ağır bir yük taşıyor. Üstelik anlatıma göre anne ile baba arasında bir sorun yok. Bu nedenle hüznün yalnızca babanın ekseninde yoğunlaşması bana eksik geldi. Annenin yaşadığı duygusal ağırlığın daha görünür olması, metnin derinliğini artırabilirdi.
Kitapta beni anlatıdan uzaklaştıran bir diğer unsur ise yer yer kullanılan fazla terimsel ve teknik dil oldu. Ölüm gibi zaten yoğun bir temanın teknik bilgilerle desteklenmesi, metnin edebi ve duygusal akışını zayıflattı. Bu bölümlerde okur olarak metnin içine değil, dışına düştüğümü hissettim.
Sonuç olarak Bahçıvan ve Ölüm, bazı okurlar için son derece güçlü ve sarsıcı bir metin olabilir. Ancak benim için, dramatik yoğunluğun samimiyeti zaman zaman gölgelemesi ve annenin duygusal alanının yeterince açılmaması nedeniyle tam karşılık bulamadı.