Emirhan

Eğer sınav döneminde bir öğrenci yahut bir şirket yöneticisi iseniz, günlük yaşamınızda beyninizi çok fazla zorladığınız için endişeye kapılıyor olabilirsiniz Ama sizi rahatlatayım; durum aslında sandığınızın tam tersi halde... Günümüzdeki meşguliyetlerimizin birçoğunun bizi derinlemesine düşündürmesine, hatta canımızı çok sıkıp kafamıza ağrılar sokacak kadar bizi uğraştırmasına rağmen beynimizi kullanma oranımız binlerce yıl önceki atalarımıza göre artık oldukça düşük bir düzeyde. Hem bunun tek suçlusu 2000'li yıllardan itibaren hayatımıza daha fazla giren dijital teknolojiler de değil. Başta kafatası hacimleri üzerine yapılan sayısız ölçümleri ele alırsak, kabaca son beş-on bin yılda insan beyninin yaklaşık %4-5 oranında küçüldüğünü görüyoruz. Aynı durum evcil hayvanlarda da mevcut. Evcil hayvanların beyni, tabiatta yaşayan benzerlerine nispeten daha küçüktür. Özellikle beden ağırlığı başına düşen beyin ağırlığına bakıldığında yani beynin beden büyüklüğüne oranına baktığımızda durum ilginçtir: Kaz veya ördek gibi evcil kuşlarda vahşi olanlara göre %15, kedilerde diğer kedigillere göre %30 oranında küçülmüş beyinlerle karşılaşırız. Diğer tüm evcil hayvanlarda da durum benzer haldedir. Özellikle kedi ve köpekler gibi oldukça "zeki" görünen hayvanları da kapsayan bu durumun sebebi aslında açıktır: Evcil hayvanların doğadaki akrabaları gibi yiyecek bulmak için çetrefilli stratejilerle mücadele etmelerine gerek yoktur. Doğal şartların kaotik yapısı içinde donanımlar, artık gereksizdir. Dolayısıyla bu donanımın devre dışı kalmasıyla daha küçük bir beyin olayları rahatlıkla idare edebilir. Bu küçülme, size evcil hayvanların daha "aptal" olduklarını düşündürmesin. Onların beyinleri de gerektiği kadar yani bulundukları şartların gerektirdiği kadar gelişmiştir. Temelde
Emirhan
Yani insanlık ne zamanki kaosun hüküm sürdüğü doğaya karşı bir düzen arayışına girdi, o zaman kaosun ona vermiş olduğu müthiş meyvelerden uzaklaşmaya ve farkında olmadan o meyvelerden hasat edilmiş müthiş yeteneklerini kaybetmeye başladı. Günümüzde kendi kendine yetinemeyen insan sayısının absürt şekilde fazla olmasının başka bir açıklamaya ihtiyacı olmasa gerek. Durum gayet açık. Şu an düzen sandığımız sistemler içerisinde "gül gibi geçiniyor" olduğumuzdan, eksikliklerimizin eksikliğini çekmiyor olabiliriz ama yarın öbür gün kaos yeniden tezahür ettiğinde yani bir 'felaket' (gerçekte felaket kelimesi tamamen bencil insanın yok olma korkusundan doğmuş, saçma bir kelime, yenilenme diyelim biz ona) meydana geldiğinde (örnek: geçen seneki deprem) insanların ne denli aciz kalacaklarını düşünmek bile istemiyorum, acaba o zaman da atalarımız gibi tekrardan bir düzen arayışına mı gireriz -ki artık o patlama noktasını oluşturacak sivri veya toplumsal zekalara sahip değiliz, o yüzden bunu tekrardan deneme girişimimiz büyük ihtimal başarısızlıkla sonuçlanır- yoksa Homo neanderthalensis ya da Homo sapiens atalarımız gibi doğal şartlarda yaşama tutunmaya mı çalışırız... Bilemiyorum, tek bildiğim sonumuzun yakın olduğu ve bunu kendi ellerimizle, aslında masum bir gelişme isteğiyle hazırlamamız. Tarımın icadının aslında tüm savaşların, kavgaların, anlaşmazlıkların, bilimlerimizin, sosyal becerilerimizin, kültürlerimizin, inançlarımızın ve 'insanı insan yapan' diye nitelendirdiğimiz diğer tüm kabiliyetlerimizin temelini oluşturacağı, o zamanki atalarımızın nasıl aklına gelebilirdi ki?.. Dedik ya, onlar sadece karınlarını daha rahat doyurmanın yollarını arıyorlardı, nereden bilsinler sırf bu yüzden paranın doğup sonrasında kapitalizmin yükseleceğini?.. Sonuç olarak, sanırım bu evrende kendi ellerimizle değiştirdiğimiz, geliştirdiğimiz, icat ettiğimiz her şey, kendimizi bir evcil hayvan gibi uysallaştırdı, uysallaştırıyor ve aynı zamanda aptallaştırıyor. Bunun nedeni sanırsam kaos ve entropideki muhteşem denge prensibinden kaynaklı, bir şeyler kazanmak için bir şeyler feda etmen gerekiyor, ne yazık ki kusursuzluk bu evrenin paketinde yok...
Reklam
Gerçekçiliğin Tarihi’nde Boris Suçkov, gerçekçiliğin “yaratıcı bir yöntem olarak, insanın entelektüel gelişmesinin belli bir evresinde, insanların doğayı ve toplumsal gelişmenin yönünü anlamaya zorlandıklarını duymaya başladıkları bir zamanda, önce belli belirsiz vahşi tutkulardan ya da tasarlanmış bir tanrıdan gelmediğini, bunların gerçek ya da doğrusu, maddi nedenler tarafından belirlendiğini kavramaya başladıkları zamanda ortaya çıkmış tarihsel bir fenomen” olduğunu söylüyor. “Sanat ve edebiyatta gerçekçi yöntem, toplum üyelerinin, toplumsal ilişkiler mekanizmasının çalışmasını belirleyen temelde saklı kalmış güçleri ele alma göreviyle karşı karşıya kaldıkları zaman ortaya çıkmıştır.” Yine Suçkov’un sözleriyle: “Gerçekçilik günlük hayattan yola çıkarak işe koyuldu. İnsanın çevresinde gördüğü hayatı tasvir edişine facetia’lerde, fabliaux’larda, schwanke’lerde, daha sonra da XVI. ve XVII. yüzyıl halk ayaklanmalarının, köylü isyanlarının ve kanlı din savaşlarının mayasıyla yoğrulmuş pikaresk romanlarda rastlayabiliriz. Ne var ki, bunlar kelimenin tam anlamıyla gerçekçilik değil, gerçekçiliğe bir başlangıçtır… Antik, Gotik, Barok ve Rokoko sanatının yazılarında ya da klasikçi yazarların yapıtlarında gerçekçiliğin izlerine rastlanabilse de toplum ve birey hayatının tüm karmaşık ilişkileri içinde incelenişine ancak gerçekçilik ile başlanabilmiştir.”
Sayfa 27
Emirhan isimli okura yanıt verildi
Emirhan
Yukarıdaki alıntıda vurgulanan “gerçeğin yorumlanması ve genelleştirilmesi” kavramlarının “ayna” (yansıtma-öykünme-mimesis) kavramlarının ötesine geçmek olduğunu belirtmemiz gerekir. Böyle bir farklılaşmanın kökenlerine ulaşmak için de belki yine Aristoteles’in “öze inmek, yani insan tabiatındaki ortak tümelleri, ortak özellikleri yansıtmak” kavramlarına ve hatta maddeci anlayışının tam karşısında yer almakla birlikte Plotinos’un yeni Platoncu felsefesine gitmek gerekebilir… “Tabiattaki nesnelerin taklitlerini veriyor diye sanatları hor görmemeliyiz; unutmamalıyız ki görünen nesneleri kopya etmez sanat; tabiatın kendisinin kopya ettiği formlara (idealara) uzanır doğrudan doğruya… Tabiatın eksikliklerini giderir.”
Gerçekçiliğin Tarihi’nde Boris Suçkov, gerçekçiliğin “yaratıcı bir yöntem olarak, insanın entelektüel gelişmesinin belli bir evresinde, insanların doğayı ve toplumsal gelişmenin yönünü anlamaya zorlandıklarını duymaya başladıkları bir zamanda, önce belli belirsiz vahşi tutkulardan ya da tasarlanmış bir tanrıdan gelmediğini, bunların gerçek ya da doğrusu, maddi nedenler tarafından belirlendiğini kavramaya başladıkları zamanda ortaya çıkmış tarihsel bir fenomen” olduğunu söylüyor. “Sanat ve edebiyatta gerçekçi yöntem, toplum üyelerinin, toplumsal ilişkiler mekanizmasının çalışmasını belirleyen temelde saklı kalmış güçleri ele alma göreviyle karşı karşıya kaldıkları zaman ortaya çıkmıştır.” Yine Suçkov’un sözleriyle: “Gerçekçilik günlük hayattan yola çıkarak işe koyuldu. İnsanın çevresinde gördüğü hayatı tasvir edişine facetia’lerde, fabliaux’larda, schwanke’lerde, daha sonra da XVI. ve XVII. yüzyıl halk ayaklanmalarının, köylü isyanlarının ve kanlı din savaşlarının mayasıyla yoğrulmuş pikaresk romanlarda rastlayabiliriz. Ne var ki, bunlar kelimenin tam anlamıyla gerçekçilik değil, gerçekçiliğe bir başlangıçtır… Antik, Gotik, Barok ve Rokoko sanatının yazılarında ya da klasikçi yazarların yapıtlarında gerçekçiliğin izlerine rastlanabilse de toplum ve birey hayatının tüm karmaşık ilişkileri içinde incelenişine ancak gerçekçilik ile başlanabilmiştir.”
Sayfa 27
Emirhan
“Gerçeklik, dünya ile insan düşünce ve duygularının tasvirini bütün sanatların ve edebiyatın içeriği olarak kabul edip bunu bir ilke haline getirmekle, yalnız gerçekliğin düz bir kopyası olma durumuna değil, insan doğasının amaçsız tutkuların bir oyun yeri gibi öznel bir şekilde ortaya konması durumunun da üzerine çıkmış oldu. Gerçekçilik, insanı içinde yaşadığı ve hareket ettiği toplumsal çevrenin dışına keyfi bir şekilde çıkarmaz, tam tersine, gerçek çelişmeleri için toplumsal ilişkiler diyalektiğini algılamaya ve çizmeye çalışır… Gerçekçi bir yazar ya da sanatçı, gerçekliği ne kadar yakından çizip, yapıtındaki olaylar arasında geçen ilişkileri yakından araştırırsa, gerçekliği yeniden ortaya koyuşu da o kadar canlı ve inandırıcı olur; çünkü kendisi gerçekliği yalnız coşkusal bir şekilde algılamakla kalmamış, aynı zamanda onu yorumlamış ve genelleştirmiştir de.”
Her şeyden kuşku etmeyi seviyorum ben: Aklın bu durumu kişiliğin sağlamlığına engel değildir... Tersine, bana gelince, önümde beni neyin beklediğini bilmezsem, her zaman daha bir cesaretle atılırım ileri. Öyle ya, ölümden kötü bir şey yoktur, ölümden de kaçamazsınız!
Sayfa 223 - İletişim Yayınları
Emirhan isimli okura yanıt verildi
Emirhan
(Müthişti)