Her dakika başı burnunu çeken sümüklü bir adam oturdu yanıma. Uçak havalandı. Umutlarımı geri kazandığım topraklara veda ederken yanımda oturan sümüklü adama baktım. Eski müdürümü anımsatıyordu bana. Rezil hayatının farkındaydı ama etrafındakilere lüks içinde yaşayan mutlu bir adam rolü yapmayı seviyordu hostesten bir kadeh şampanya isterken. Bana baktı ve ukala bir tavırla konuşmaya başladı.
“Yol uzun, sen bir şey içmeyecek misin genç adam?”
“Yol uzun, ben altıma şort ve üstüme tişört giydim. Hayalarımı derin boşlukta özgür bırakmak için. Sen bu takım elbiseyle rahat edebilecek misin?”
“Klaslık her daim üzerinde olmalıdır genç adam. Bir kendine bak, bir de bana bak.”
“Senin ruhunda bir klaslık göremiyorum yaşlı adam. Gelecek kaygılarıyla gençliğini yaşayamadığı için yaşlandığında sahip olduğu paranın tadını çıkarabilecek enerjiye sahip olmayan bitik bir ruh görüyorum. Bunun getirdiği kompleksle de çevrende maddi durumunun senden daha kötü olduğunu düşündüğün herkese hava atıyor gibi bir görünümün var. Cümlelerim seni kırabilir. Acıyı vaktinde çekmeli. Geç olmadan… Şimdi çek acılarını, bulutların üzerinde salınırken, Fiji’ye, beş yıldızlı otele tatil yapmaya giderken çek acılarını ve tükür Mercan Denizi’ne çok geç olmadan, tükür hayal kırıklıklarını…”
Benden tiksiniyormuş gibi baktı suratıma ve hiçbir şey söylemeden elindeki moda dergisini okumak üzere önüne döndü. Biliyordum, yakın zamanda onun aklına gelecektim ve onu kıran sözlerimi onun iyiliği için söylediğimi fark edecekti. Vicdanım rahattı. Sahi, ben de kimdim ki? Yaşlı bir adama öğüt verme hakkını nasıl görüyordum kendimde? Elli yaşlarındaydı. Bense yirmi dokuz olmak üzereydim. Yaşın kıymetini gerçekten biliyor muyduk? Düşündüm, şampanya içen adamın yanında kendime bir serseri birası söylerken. Yaşın