Emirhan

Ah Peter, ah… Hayatımda tanıdığım en pamuk kalpli, en sevecen, en tatlı insandı. Onun yüreğine kitaplar yazılır, şarkılar söylenirdi. Hayatı boyunca bu kadar büyük yıkıntılar yaşayıp da hâlâ bu kadar iyi kalpli ve merhamet sahibi bir insan olabilmeyi nasıl başarmıştı… Pek bir şeyi yoktu Peter’ın. Sadece Cardwell’de babasından yadigar evi, satsan bin dolar etmeyecek külüstür bir arabası ve bir de teknesi vardı. Ama o yüzlerce, binlerce anıya sahipti. Günlerce, aylarca anlatabilirdi. Onun yaşadıkları hiç kimse parayla satın alamazdı. Üstelik bu yaşlı adam içindeki müthiş enerjiyle hâlâ hayaller kuruyor ve o güzel anılara yenilerini eklemek için çiftliklerde benim gibi mücadele ediyordu. Birkaç ay sonra tekneyle dünya turuna çıkacaktı… Tekrar düşündüm… Yirmili yaşlardaki gençlerimizi hayallerini yaşamaya cesaret edemeyecek kadar korkutan şey neydi? Bunun seyahat etmekle bir ilgisi yoktu. Kişinin hayali diğerlerinden farklılık gösterebilir. İnsanlar kendi yaşamak istedikleri hayat için adım atmaya korkuyorlardı. Onlar için tek gerçek, sistemin buyurduğu içi dışı boş katranlı bir çukurdu. Peter konuşmasına şöyle devam etti: “Sürekli, ‘Bizden geçti artık,’ diyen insanları anlamak güç. Dünyada tutku olmadan başarılmış hiçbir şey yoktur. Yol bizi nereye götürüyorsa, hedefe doğru yol olmayan yerden gitmeli. Belki iz bırakırız.” “Ne güzel söyledin. Mutlu olmaya dair en ufak bir çaba sarf etmeyip yine de mutlu olmayı bekleyen insanları anlamak güç. Hayata baktığımız gibi yaşarız.”
Sayfa 405
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Peter… Çiftlikte neden sana hep kötü davranıyorlar? Herkes daima senin üzerinden şaka yapıyor.” “Bilmiyorum ki… Ben alışığım buna. Hayatım boyunca, çocukluğumdan beri hep böyle oldu. Beni hep aşağıladılar. Sürekli sataşılan insan oldum. İlkokul sıralarından şimdiye, yani altmış üç yaşıma kadar hep aynıydı. Kötü talih mi diyeyim, ne diyeyim bilmiyorum…” “Bence bunu sana karşı yapmalarının sebebi senin fazla iyi yürekli olman. Senin onlara karşılık vermeyeceğini biliyorlar. Tartışmazsın sen. Domuzlarla çamurda güreşmezsin çünkü bilirsin, domuzlar o çamurdan zevk alırken sen acı çekersin. Bu yüzden ses çıkarmadığını düşünüyorum. İnsanlar iyi niyetli kişileri hep zayıf görürler. Her daim böyle olmuştur bu. Sen benden çok daha tecrübelisin, benden çok daha iyi bilirsin. Aslında onlar o sessizliğin altında bir bilgelik yattığını bilmiyorlar.” “Belki de… Ama umursamıyorum. Boşveeer. Böyle şeyleri kafama taksaydım bu kadar yaşayamazdım.” dedi gülerek. “Ama Peter… Ardı ardına bütün aileni kaybetmişsin, seninle görüşmek istemeyen bir kızın var. Nasıl bu kadar güçlü ve hayat dolu olabiliyorsun?” “Güçlü olmak tek seçeneğin oluncaya kadar, ne kadar güçlü olduğunun farkına varamazsın.” Peter’ın son cümlesi adeta bir çivi gibi çakılmıştı zihnime. O kadar doğruydu ki… Hayat onu yerden yere vururken aslında onu demirden bir dağ yapmıştı. Birkaç saniye sessizlikten sonra ona bakıp şöyle sordum: “Peki, senin için yaşamak nedir? Yani bunu anlamlı kılan şey nedir?” “Anlamlı bir hayat bana göre zengin olmak, popüler olmak, çok eğitimli olmak ya da mükemmel olmak değildir. Bence anlamlı bir hayat gerçek olmakla, alçakgönüllü olmakla, güçlü olmakla, kendimize kattıklarımızı ve sahip olduklarımızı paylaşmakla ve başkalarının hayatına dokunabilmekle ilgilidir. Bütün anılara sahip
Sayfa 400
Karides çiftliğinde çalıştığım o günlerden birinde, yine kötü bir ruh haliyle, henüz hava aydınlanmadan işe geldim. Çiftlikte çalışan insanlar arasında yaş ortalaması elliydi. Artık bu çiftlikte çalışan ve Avustralyalı olmayan üç kişi kalmıştık: ben ve Alman arkadaşlarım Jannik ile Thomas. Geri kalan herkes en az kırk, en çok da yetmiş beş yaşındaki Avustralyalılardı. O sıralar yaşadığım kendi buhranlarım yetmezmiş gibi, her sabah işe Avustralyalıların negatif cümleleriyle başlıyordum. “Ne boktan bir gün!”, “Hayatımı sikeyim!”, “Yine yağmur yağacak!”, “Her şey çok kötü olacak!” ve benzeri yüzlerce olumsuz cümleyle, yeni gözümü açmaya çalıştığım karanlık bir güne merhaba diyordum. O zifiri karanlıkta masaya oturmuş vaziyette çiftçi kıyafetlerimle uykulu gözlerimi ovuştururken onların etrafa ve bana saldığı bu karamsar havaya her gün maruz kalıyordum. Bir keresinde yine böyle bir iş günü, henüz uyku sersemiyken yine benzer cümleler duyunca dayanamayıp “Asıl siz hepiniz boku yemişsiniz! Hayatınızı ya da bakış açınızı değiştirmeyi deneyin! Belki farklı bir sabaha uyanırsınız! Eğer farklı bir sabaha uyanmak istemiyorsanız da bizim sabahlarımızı mahvetmeyin!” diye bağırıp masadan kalkmıştım.
Sayfa 384
Chun ile tanışma hikayemiz böyleydi. O aynı zamanda profesyonel bir video editörüydü. Bir insan tamamen hobi olarak yaptığı bir şeye 50 bin dolar harcayabilir miydi? Evet, harcardı. Alın teriyle kazandığı parayı böyle keyif aldığı şeyler için harcayan insanları takdir ediyordum. Bu durum herkesin tutkularının farklı olduğunu bir kez daha hatırlatıyordu bana. Ben yollarda olmayı severken, kimisi fotoğrafçılığa gönül vermişti. Birisi ressam olma hayali kurarken, bir başkası müzisyen olmak için can atıyordu. Yapmaktan keyif aldığımız hobileri mesleğimiz haline getirdiğimizde, ömür boyu sevdiği şeyleri yaparken çalışıyormuş gibi hissetmeyecek bireyler haline geliyorduk.
Sayfa 357
Uzun saatler yatağımda uzanıp kitap okudum. Hava bulutlu ve soğuktu. Hani bize tembel hissettiren bir hava vardır ya; sıcak bir kahve yaparsın, yorganın altından saatlerce çıkmak istemezsin. Öyle bir ruh halim vardı. Ancak birden ayağa kalkıp üstümü değiştirdim. Kaykayımı elime aldım, müziğimi açtım ve şehri keşfetmek için kendimi dışarı attım. Şehre bir yabancı gelmişti ve onu bekleyen bir şeyler vardı. Yalnızlığımı ve onun bana verdiği hissi çok seviyordum. İstediğim zaman yatağıma uzanıp istediğim zaman fırlıyordum. İstediğim zaman yemek yiyip istediğim zaman herhangi bir sokağın köşesinde bir kaldırıma çöküyordum. Canım isterse Sydney’i ya da Papua Yeni Gine’ye bile giderdim. Ağzını açacak, özgürlüğüme karışacak kimse yoktu etrafımda. Bu hissin nasıl bir şey olduğunu bilseniz, tek başınızayken kendinizi asla güçsüz hissetmezdiniz.
Sayfa 354