Önyargılarım ve kirpiklerim yoktu artık. Önyargılarım yıkılmış, kirpiklerim yanmıştı. Seni yakaladığım gün ne kadar kalabalıktı gezegen. Herkes bir şey anlatmaya çalışıyordu. Kimse kimseyi işitmiyordu. Kimsenin kimseyi işitecek gücü kalmamıştı. Siz, çok kişiydiniz. Seni görüverdim bir şarkının en ince yerinde. ‘The Show Must Go On’
Ölsem ağlardın, bunu biliyorum. Ölsen ölürdüm, bunu ezbere söyleyebilirim. Özgür davranamıyordum. Özgürce dolaşamıyordum. Can vermeye kalkışsam, canımı sana verirdim. İki canın olurdu. Çok içiyordum. Seni seviyordum. Basit düşünüyordum. Midem bulanıyordu. Seni istiyordum. ‘Chris Rea’ çalıyordu. ‘You Must Be Evil’ çalıyordu.
Stadyuma doğru koştuğunuz gece, ‘Guns ‘N Roses’ın ticari çığlıkları ve biranın heyecanlandırdığı çiğ vücutlar arasında, arabanın arka koltuğunda yatıp kucağına, ayaklarını pencereden dışarı uzatarak, elin el araladığı dakikalarda, sarsıcı bir gülüş sonrası kayıplara karışan gözlerin eşliğinde deniz kenarlarına yıkılmaya giden arabada, o korkunç güzel arbedede, arabadan etrafa sıçrayan hüzünlü sevgide, kesintisiz bir hislenişin dönüşümsüzlüğünü artık kavrayarak, ses çıkartmadan özleyip ses çıkartmadan bekleyerek, kalbini uyararak, kalbinin kulaklarını çekerek, dönecek mi acaba bir gün diye soracaksın kendine durmadan aralıksız. ‘Sen beni yanlış anladın!’