Unuttum sana yazdığım mektubun altına adını yazmayı: Belki hatırlarsın beni, senin çok eski bir çocuk hastalığınım kırk derece ateşle yattığın.
Sağlıksız aşk koşullarında bir tavsiyeyim: Benimle sevişebilmek için yeşil reçeten olmalı. Çünkü her temasım yasadışı, çünkü her fantezim septik. Losere kuşağında çıkmış bir ‘WW3’, ‘Dark Side of The Moon’ albümünde atlanmış bir şarkıyım. Siyah beyaz çekilen filmlerde bordo çıkmayı ilke edinmiş, sistemin sunduğu nimetlerden yalnızca fastfood dükkânlarının tuvaletlerini kullanma hakkını değerlendiren yüzünü batıya, kıçını doğuya dönmüş bir ejderhayım topu topu.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Ne Paris düştü sonra, ne durgun akmayı sürdürdü Don Nehri. Tavana astığımız film afişleri sarardı. En çok da ‘The Doors’. Sen gitmek istedin de, açamadın kapıyı. Anahtarı hiçbir yerde bulamadık. Su almaya başlamıştı odamız. Batacaktık, farkındaydık. Battık, kahkahalarla. Battık, birbirimize şiirler okuyarak. Güzel. Akışı Olmayan Sular. Mesela.
Yeni yıkanmış bir salkım üzüm gibiydin şarabını saklayan. Ben Ortaçağ Avrupası’nı anlatan uzun metrajlı, biraz yavan, biraz vakit geçirtici bir filmdim; sen ise ‘Nirvana’ya ait şık bir klip!
Seni terk ettim. Bir hapishaneden kaçarcasına terk ettim seni. Üşümek pahasına. Namluya sürülen kurşunlar pahasına. Bütün CD’lerimi çizmiştim. ‘Nirvana’ Kirli tarafımı sana armağan ederken güç günlerimizi kaydettiğimiz Uçurum Kitabı’nı gizlice yanıma almıştım.