… Senin yaşamını da bir düzen içinde betimlemeye çalışmak saçma olur: Seni gelişigüzel anımsıyorum. Beynim rastlantısal ayrıntılarla diriltiyor seni, bir torbadan bilye çeker gibi…
… Yıkıntının ölmesi bir kurtuluş, ölümün ölümü değil midir? Sense capcanlıyken toparlanıp gittin. Genç, diri, sağlıklıyken. Senin ölümün yaşamın ölümü oldu. Yine de bunun tam tersini simgelediğini düşünmekten hoşlanıyorum: ölümün yaşamını. İntihar ettikten sonra nasıl varolduğunu kendime açıklayamıyorum, ama ölümün öyle kabul edilemeyecek bir şey ki çılgınca düşünceler doğuruyor: İnsan senin ölümsüzlüğüne inanacak oluyor…
… Hüzünlü rock parçalarıyla ilgili anılarımın hepsi sana kaydı. Kimi parçaları dinlediğimde, senin darmadağınık varlığının rengine bürünüveriyorlar. Şiir okumaz, ama ezberden söylerdin. Sevdiğin şarkıların müziksiz sözleriydi söylediklerin. Senin müziğin rock’tı…
… Gerek şaraptan gerekse güneşten çakırkeyif olmuş, beyaz taş cepheyle iki yüzyıllık sedir arasındaki büyük çimenlikte çene çalan insanlara bakıp gülümsüyordun. Sen öldükten sonra, oradaki gülümsemenin, benim gördüğüm son gülümsemenin bir alay mı, yoksa tersine, kısa bir süre sonra şu dünyanın hazlarından bir daha yararlanamayacağını bilen birinin sergilediği bir güleryüz mü olduğunu düşündüm sık sık. O hazları bırakacağına yerinmiyor, ama hâlâ onlardan tat alabildiğine de üzülmüyordun…