1854 yılında Osmanlı hakimiyeti altındaki Yunan şehri Arta’da geçen hikaye, bizi karşı karşıya yaşayan iki ailenin aynı anda doğan oğulları Necip ve Liontos üzerinden 150 yıl önceki Osmanlı’ya ve Osmanlı içinde yaşayan azınlıkların hayatlarına konuk ediyor. Süt kardeş olan ikili tüm hayatları boyunca birbirine destek oluyor ve hiç ayrılmıyor. Ancak onların ayrılmaması maalesef ülkenin ve topraklarının parçalanmaması anlamına gelmiyor. Türk arkadaşını çok seven Liontos’un gerektiğinde savaşa gidip Türk öldürmeye çalışması, Necip’in yeri geldiği zaman Yunan patronu için Türk köylerinden vergi toplamaya gitmesi, aşkları, evlilikleri ve ihanetleri ile o yılları eksiksiz anlatan bu kitap okunası bir eser… Sakin hayatlarının ne olacağını, kendilerinden binlerce kilometre uzakta yapılan toplantılar sonucunda karar verilen bir dünyada yaşayan insanlar, yeri geliyor bir gün içinde tüm hayatlarını değiştirmek zorunda kalıyor. Tarih hikayelerini sevenler bu akıcı kitabı kaçırmasın. İyi okumalar:)
İnsanların birbirinden daha üstün ya da daha aşağıda olduğuna inanmıyordum. Kimsenin kanının dökülmesini istemiyordum. Neden tek bir inanç olması gerektiğini bir türlü anlamıyordum. Ölümden sonra Allah’ın diğer inanca sahip insanları, iyi, doğru ve cömert olup olmadığına bakmaksızın doğrudan cehenneme göndereceğini bir türlü aklım almıyordu.
Neden biz değil de onlardı? Ailem kuşaklar boyu Arta’da yaşamamış mıydı? Burası benim de vatanım değil miydi? Eğer bu iş savaşla sonuçlanacaksa ben nerede duracaktım? Liontos, Agni teyze, Vitos ve ikizler kimdi? Onlar “diğerleri” miydi? Eğer toprak verilirse Müslümanlar kalacak mıydı, yoksa gidecek miydi? Yunanlılar bizi nasıl yönetecekti? Fehmi Efendi’nin inandığı gibi bizi esir mi alacaklardı? Peki Doğan iyi bir Müslümansa Fasganos’tan farkı neydi? Osmanlılar bizim üstün olduğumuzu, Yunanlar onların üstün olduğunu düşünürken ve iki taraf da kendi tanrısının öğüdünü tutup gerçek bir inanca sahipken ben nereye aittim?