Bizzat kendi gözleriyle görmüş kime anlattıysa inandıramamıştı. Hayatının ileriki dönemlerinde de binlerce kere gördüğü, bildiği şeylere kimseyi inandıramayacaktı ama o zamanlar bu inanılmayışı yeminlerle, iki gözüm önüme aksınlarla, anlatmaya çabalıyordu.
Kan kaybından ölmenin çok da kolay olmadığını belki de o gün anladı çocuk. Belki de insanın ölmesinin çok da kolay olmadığını daha net biçimde başka bir yerde, bir hastane koridorunda, saçma sapan bir hasta odasında, başka bir zamanda başında bekleyerek, dualar ederek, canından etinden parçalar koparak öğrenecekti, ölmenin yaşamaktan daha zor olduğunu.
Çünkü ölümün gerçekleşmesi gibi ölümden bahsedilmesi de vakti gelmeden gerçekleşmeyen ne önce ne sonra tam da vaktine esir olan gerçekliklerdendi her varlık için.
İğde ağacı yok diye düşündü; hiç iğde ağacı yok, ne korkunç bir yeşil…
İğde olsaydı kötülükten koruyan kolyeler, küpeler olurdu belki de insanların boynunda, kulaklarında... Sokaklar daha bir güvenilir, insanlar daha bir insan olurdu, iğde olsaydı.