Kadim felsefe mantiğinı izleyen Sümerlerin siyasi düzenleme tanrilarınınkini taklit ediyordu; bunun kirilgan kentlerinin tanrisal âlemin gücüne katılmasını sağlayacağına inanıyorlardı, Her kentin kendi koruyucu tanrısı vardı ve o tanrinin kişisel mulkü gibi yönetiliyoruz. Gerçek boyutlu bir heykelle temsil edilen yönetici tanrı, her biri figürlerle tasvir edilen ve çok sayida odada oturan ailesi ve ilahi hizmetkärları ve hizmetçileriyle birlikte baş tapınakta yaşıyordu. Tanrılar gösterişli törenlerle besleniyor, giydiriliyor ve eğlendiriliyordu ve her tapinağın tanrilarin adına yönettiği dev tarım arazileri ve hayvan sürüleri
bulunuyordu. Kent devletindeki herkes, gôrevi ne kadar önemsiz olursa olsun kutsal hizmetleri yerine getiriyordu: Tanrıların törenleriyle ilgileniyordu, bira yapımında, fabrikalarda ve işliklerde çalışıyor, tapınaklarını temizliyor, hayvanlarıni otlatıp kesiyor, ekmeklerini pişiriyor ve heykellerini giydiriyorlardı. Mezopotamya devletinin hiç seküler bir yanı yoktu ve dinlerinde kişisel hiçbir şey yoktu. Herkesin -en üst düzey aristokrattan en altdüzey zanaatkâra kadar- tanrısal bir etkinliği yerine getirdiği bir teokrasiydi bu. Mezopotamya dini özünde toplumsaldı; erkekler ile kadınlar kutsalla sadece kendi yüreklerinde baş başa kalmak değil kutsal
bir topluluk içinde karşılaşmak istiyordu. Modernite öncesi dinin ayrı bir kurumsal varlığı yoktu; bir toplumun siyasal, toplumsal ve ailesel düzenlemelerine yerleşmişti, topluma kapsayicı bir anlam sistemi sunuyordu. Amaçları, dili ve ritüelleri bu dünyevl düşüncelerle şekillendirilmişti. Topluma bir şablon sağlayan Mezopotamya'nın dinsel uygulamaları kişisel bir manevi deneyim gibi yönündeki modern "din" kavramımızın kutupsal karşıtıymiş gibi görünüyor: Özünde siyasi bir uğraşıydı ve kişisel