"İnsan soyunun nasıl süreceğini mi soruyorsunuz," dedi. "Şu insan soyu dediğiniz şeyin sürmesi niçin gereklidir?"
"Gerek var mi da ne demek? Gerek olmasa bizler de olmazdık."
"Peki ama niçin olmalıyız?"
"Nasıl, niçin? Yaşamak için elbette."
"Peki, ama neden yaşamalıyız? Herhangi bir amaç yoksa ortada, sırf bir görev gibi verildi diye neden yaşayalım ki? Eğer öyleyse Schopenhauerler, Hartmannlar, tüm Budistler bile yerden göğe kadar haklılar bu durumda. Yaşamın bir amacı varsa ve o amaca ulaşıldığında yaşam sona eriyorsa onu da anlarım. (Bizimkisinin düşüncelerine çok değer verdiği belli olduğundan heyecanla anlatıyordu.) Bundan bu sonuç çıkıyor. Şuna dikkatinizi çekmek isterim: İnsanlığın temel amacı olarak, mutluluk, iyilik ya da sevgi ne derseniz deyin... İnsanlığın amacı, kutsal kitaplarda yazıldığı gibi, bütün insanlar kardeşçe bir sevgiyle birleşip, mızraklarını eritip orak yapmalarıysa, bu amaca ulaşmamızı engelleyen nedir acaba? en başta tutkular engelliyor bunu. Tutkuların en güçlüsü, en kötüsü, en zararlı olanı da cinsel tutkudur. Eğer diğer tutkular gibi bu tutku da ortadan kalkarsa böylece kutsal kitaplarda yazan kehanet gerçekleşip insanlar bir araya gelmiş olacak ve amaçlarına ulaşmış olacaklar. O zaman insanın yaşamasını gerektirecek bir neden kalmaz ortada.
Yani al gülüm ver gülüm tarzı bir çeşit alışverişten farkı yok. Anlayacağınız şehvet düşkünü bir adama bazı koşulların yerine getirilmesiyle masum bir kız satılmış oluyor
Şimdi size sorarım, bizde evlenen on erkeğin dokuzu, evlilik kurumunun kutsallığına, bu işin sorumluluğuna inanmış mıdır? Nikâhtan önce kadınla ilişki kurmamış erkeğe yüzde bir, yani yüz erkekten belki biri daha önce hiç evlenmemiş olsa, henüz evlenmeden ileride karısını aldatmayı düşünmeyen erkeğe ellide bir oranda rastlayabilir miyiz? Çoğu için kilisedeki o ayin var ya, istedikleri kadını elde etmeye yarayan rutin işlemden öte gitmemektedir.
Güya aramızda cinsellikten uzak tertemiz, insani bir ilişki vardı. Böyle bir ilişkide söz, sohbet, muhabbet yeterlidir ya da öyle olmalıdır değil mi?
Oysa bizim bunu becerebildiğimiz söylenemezdi... Düşünsenize baş başa kaldığımızda konuşacak söz bulamıyor, hemen sıkılıyorduk. Ikına sıkına bir konu bulup iki kelime laf ettikten sonra gene o uzun suskunluklar başlıyordu.
Önümüzde uzanan ortak yaşamımızla ve evimizle ilgili her şeyi konuşup bitirmiştik. Başka ne olabilirdi ki?
Tüm romanlarda kahramanların duyguları, kenarında dolandıkları göller, çalılıklar ve yeşillikler en ince ayrıntısına varana dek anlatılırken sıra kahramanımızın aşkına gelince daha önce gittiği evlerin hizmetçi kızları, aşçı kadınları ile evli hanımları her nedense hic dile getirilmez. Bu ve buna benzer uygunsuz romanlar varsa bunları bilmesi gereken kızlara genelde vermezlerdi. Delikanlının geçmişinde böyle uygunsuz serüvenler varsa, bu serüvenlerle ilgili bilgileri özellikle gereken kişilerin, onlara en çok gereksinimi olan genç kızların eline vermiyorlar. Her şeyden önce kızlarımızdan kentlerimizin, hatta köylerimizin yarısından fazlasını dolduran fuhuş pisliği hep saklanmaktadır. Daha doğusu öyle bir şey yokmuş gibi yapıyorlar. Bir süre sonra bu yalanlara o kadar alışırız ki tıpkı İngilizler gibi dünyanın en temiz ve en erdemli insanları safsatasına inanırız. Zavallı kızlar da ciddi ciddi inanıyorlar buna.