Ve ey benim denizim. Kalbimdeki acının adını bulup çıkarsam herkes beni anlayacak sanıyorum. O zaman sızım azalır belki. Ama ben ki Âdem'in torunlarından biriyim, bana öğretilen kelimeler arasında böylesi yoktu.
Oysa senin ne çok kelimen var. Rüzgarların en hafifiyle tüllenen yüzün, en sertiyle enginden kıyıya köpüren dalgaların. Bir Kalandar gecesi kar soğuğuyla iskeleyi, kumsalı basmışlığın, tekinsiz armadaları getirip burnumuza dayamışlığın. Muhacir kafilesine gidişle dertdaşlığın, dönüşte yoldaşlığın. Uğultun, fırtınan, boranın, yağmurun. Hepsinin kelimesi sende. Bir benim kelimem yok. En fazla sızlanmalı, şikayetçi bir ses. Hançerden gerisin geri itilmiş zayıf bir çığlık. Bir ağıt. Bir de tabir dilinde kâbus olarak yorumlansa bile yine de, gümüş üstüne gümüş, kabaran dalgalarından razı olduğum rüyalarım. İçinde sen varsın ya, avunmuşluğum.
Hey gidi Karadeniz!
Senin için ağıt yaksam da kendi ismimle bitiriyorum. Sana ağladığımı sansam da kendime yanıyorum. Küskünlük de var kalbimde, pişmanlık da. Hâlâ küle dönemedim, hâlâ yanıyorum. Hiçbir şeyden vazgeçmedim, hiç kimseyi affetmiyorum.
En korktuğun yerden vurulmazsan, sırrın sırdaşınca fâş edilmezse, eminin emanete ihanet etmezse; aşk, aşk sandığınca haşr edilmezse bir türlü olamayacaksın.