Adî felsefe, adî tiyatro ve sinema ne derse desin, hakiki hayatın “mantık” dediğimiz şeyle hiç bir alışverişi yoktur. Hayat, makul bir insandan çok fütürist bir şâire veya kübist bir ressama daha çok benziyor. En akla gelmez şeylerden saadet ve felâketi, iyiliği ve fenalığı yapıyor.
“Kadın” tabiî unsurlarına icra edilince, sanıldığı kadar korkunç ve tehlikeli bir yaratık değildir. Erkek kadından değil, kendi yarattığı kadının elinden şu çektiği azabı çekiyor.
Derler ki insan vücudu tanrıların mezarıdır, yani ne kadar güzel ve ölçülü olursa olsun, insan uzviyeti, “fikir”in rahatlığını, âhenk ve nizamını tamamen tespite muktedir olamayacak kadar sinirlerin ve adalelerin elinde bir oyuncaktır.
Yarının insanları, “fikir”in, “felsefe”nin, “mantık” ve “belâgat”ın nesirle daha iyi ifade edildiğini anlayacaklar ve musikinin kardeşi olan şiiri, havanın değişen renklerini ve ruhun yakalanması güç ürpertilerini tespite hasredeceklerdir.
Şeklimiz bir hile ve bir yalandır. İnsan, meyvelerin aksine yapılmış bir mahluktur, tatlı eti dışarıda ve iç tarafı ele alınmayacak olan tarafıdır. Tebessüm, gülüş ve ağlayış, hep saklamak istediği gülünç veya iğrenç ruhunun etrafında tuttuğu perdelerdir ki "ruh" onun arkasında çarpık ve ürkek bir hayvan gibi, endişeli gözlerle bakarak çömelmiş oturur.