Susanna tamaro bu okuduğum ikinci kitabında da hayattan damıttığı o büyülü farkındalığı geç olmadan birilerine ulaştırma telaşıyla okuyucuya anlatıyor. bunu en samimi yoldan, sevgiyle, bir ninenin dilinden huzur borçlu olduğunu hissettiği biricik varlığı torununa anlatıyor.kendisi yıllarca "ben' diyememenin kaybıyla, yaşadıklarını benim acım diyerek şefkatle sarmalayamyor, mutluluklarını benim mutuluğum diyerek ferahlayamıyor, hikayesini özümseyemiyor. dolayısıyla hayatina temas eden her şeyin dinamiğiyle mutluluklara ya da hüzünlere, boşluklara savruluyor. hayatında yükselenle yükseliyor, düşenle düşüyor, yok olanla yok oluyor. edilgen kaldığı hayatı sebebiyle iyillk halini kaybediyor ve ona ait olan kıymetli şeylere özenle muamele edebilme firsatını da kaybediyor. bunun pismanlığıyla uzaklara giden yitik torununa son bir iyilik yapmak istiyor,"ben" diyebilmesi için tüm ictenliğiyle ruhunu ortaya koyuyor. Eger hazırsak bu ictenliginden fayda görmemek imkansız. ben kitabı kendimi bulmaya harcadığım vakti sorguladığım, en verimli zamanlarımı psikolojimi çözmeye çalışarak geçirmiş olmamın, tüm enerjimi dengemi sağlamaya harcamış olmamın kayıp olduğunu düşündüğüm bir zaman diliminde okudum. inanılmaz bir etkiydi. bu kitaptan sonra ne kadar sağlam "ben' diyebilirsem, hayatıma katılan her zerreye o kadar sağlam bir dayanak ve zemin olabileceğimin farkindayım. İyi olan her seyin içinden sımsıkı tuttuğum ruhumla geçerek deneyimin güzelliğini yüreğimde yankılandıracak, kötü hiçbir şeyin de sımsıkı bastığım ayaklarımı kaydırmasına izin vermeyerek 'ben' olmanin geçici bedelleri haline getirebileceğim