Erkek ruhu, kadının tersine, yaşamını topluma dönük çalışmalara yansıtmayı yeğler: bilim, sanat, siyaset, iş etkinlikleri. Bu yeğleme, biz erkeklere biraz teatral bir eğilim kazandırır. En iyi, en kişisel, en bireysel yönümüzü kamuya, yazılarımızı okuyan,şiirlerimizi alkışlayan, seçimlerde bize oy veren ya da ürettiğimiz malları satın alan adsız kalabalıklara çeviririz. Yazar, bu aşırı alçak gönüllülüğün kendine özgü bir biçimini temsil eder; çünkü adsız kalabalıklara, en yakın arkadaşına olduğundan daha yakındır. Erkek başkaları nedeniyle yaşar. Bu nedenle de başkaları için yaşar. Erkeklerin yazgısından ayrılamayacak tutsaklıktan söz ederken işte bu gerçeğe gönderme yapıyordum.
Evde ağır basan iklim, her zaman kadının havası ve onun getirdiği iklimdir. Nasıl 'kumanda' ederse etsin, erkeğin ailedeki yeri kopuk, ikincil ve resmidir.
İlgisiz adam, güzelliği, yüzün ve bedenin geniş çizgilerinde - aslında çoğunlukla güzellik denen şeylerde - bulacaktır. Âşık içinse, baş döndürücü çizgiler - sevilen kişinin uzaktan görülen mimarisi - diye bir şey yoktur, bu çizgiler silinmiştir. İçtenlikliyse âşık, güzelliği birbiriyle ilgisi olmayan küçük özelliklerde bulacaktır: gözlerin renginde, dudakların bükülüşünde, sesin tonunda vb.
Kadın zihninin yaşamın her evresinde yalnızca bir tek şeye yönelen, bir tek dikkat eksenine doğru eğilimli bir zihin olduğu söylenebilir. Kadın zihninin bu tek merkezli yapısına karşılık, erkeğinkinde her zaman pek çok merkez vardır. Ruhsal anlamda bir erkek ne denli erkek olursa, zihni o denli çok sayıda birbirinden ayrılmış kısma bölünmüş olur. Bir yanımız iyice siyaset ve iş yaşamına gömülmüştür; oysa öteki yanımız zihinsel meraklar peşinde koşar, daha başka bir yanımız da cinsel zevklere yönelir.