Gasset'ten aşk ve sevgi kavramlarına, soğuk bir felsefi bakış.
Gasset'ye göre arzu -şehvet veya sahip olma isteği- tüketici ve yok edicidir; nesnesine ulaştığında, onu sindirdiğinde ölür. Sevgi ise yaratıcı ve yaşatıcıdır. Sevmek, sevilen nesnenin "var olmaya devam etmesini" istemek, ona doğru sürekli ve aktif bir zihinsel göç halinde olmaktır. Sevgi, geçici bir tatmin değil, ebediyet talep eder.
Gasset, âşık olma halini mistik bir kader veya kalbin bir oyunu olarak görmüyor, aksine bunu doğrudan bir dikkat felci olarak tanımlamış. Zihnin tek bir noktaya, tek bir nesneye veya yüze saplanıp kalması, evrenin geri kalanının o kişi için tamamen silinmesidir ona göre.
Dış dünyayla tüm bağlarını koparmış, insanlardan köşe bucak kaçarken sadece önüne konan bir fotoğraftaki yüze, o yüzün çizgilerine ve gölgelerine saplanarak günlerini tuval başında geçiren o asosyal ressamın zihinsel durumu, aslında Gasset'nin bahsettiği bu dikkatin felç olma halinin sanatsal bir varyasyonu gibidir. Âşık olmak da, o ressamın fotoğraftaki donuk yüze bakarken hissettiği o tecrit edilmiş, dünyayı dışlayan saplantılı odaklanmanın ta kendisidir. Bilinç, nesnesine o kadar kilitlenir ki, kendi varlığını unutur.
Kitap, görüldüğü üzere kavramsal olarak ne kadar parlaksa, gerçeklik zemininde de o kadar kırılgan olmuş bana göre. Gasset, sevgiyi fazlasıyla entelektüel, steril ve aristokratik bir düzleme hapsetmiş.
Aşkın o terli, kaotik, etten ve kemikten yapılma, çoğu zaman yıkıcı olan gerçekliğini bütünüyle ıskalıyor adeta, ya da ben bir şeyleri kaçırmış olabilirim. Onun anlattığı aşk, laboratuvar ortamında temizlenmiş bir burjuva fantezisi gibiydi. İnsanın içindeki o ilkel dürtüleri, geçen gün okuduğum, Schopenhauer'in bahsettiği o kör ve karanlık "İsteme"yi edebiyatla örtbas ederek, sevgiyi neredeyse