Yurdanur Salman

Yurdanur Salman

Çevirmen
8.3/10
1.019 Kişi
·
2.200
Okunma
·
0
Beğeni
·
282
Gösterim
Adı:
Yurdanur Salman
Doğum:
1937
Yurdanur Salman 1937’de doğdu. İstabulÜniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Fakültesi’ni bitirdi. Çeşitli üniversitelerde öğretim görevlisi olarak çalıştı, Kuram dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptı.Yapıtlarını Türkçeye kazandırdığı yazarlar arasında John Steinbeck, Susan Sontag, John Berger ve Salman Rüşdi bulunmaktadır.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
170 syf.
·6 günde·9/10
'Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.' Böyle başlıyor kitap. 3 denemede sadece imgelerin kullanıldığı, toplam 7 denemeden oluşuyor. Bir okur arkadaş okumaya başladığımda mesaj atmış. 'Berger okumak bir ayrıcalıktır.' diye, gerçekten de hissettim.

Sanat eserlerinin bu kadar yoruma açık olması inanılmaz bir güzellik. Onu da imgeleri görme biçimiz sağlıyor. Bir imge yeniden üretilmiş görünüm. Ve o imgeyi algılayışımız bizim görme biçimimize bağlı. Ve görme biçimimizi de etkileyen düşünsel, yazınsal, fiziksel, hormonal bir çok etken var; bundandır ki imgenin kişilerde bıraktığı etkiler çeşit çeşit.

Bir denemede hiçbir çözüme ulaşamamış kadının toplum içindeki yerine yağlıboya tablolar üzerinden değiniyor. Çarpıcı tespitleri var cinsiyetle ilgili. 'Kadınların toplumsal kişilikleri, böylesine sınırlı, böylesine koşullandırılmış bir yerde yaşayabilme ustalıklarından dolayı gelişmiştir. Çocukluğunun ilk yıllarından başlayarak hep kendi kendini gözlemesi, bunun gerekli olduğu öğretilmiştir ona.' Doğru değil mi? Ya döngüsel bir sürece girmiyoruz mu böylece seyredene seyirlik görünerek ve erkeklerin buna göre tutum almasıyla? Kadın kendi içinde 'kendisine nasıl davranılmasını istediğini' gösteren zihniyete boyun eğerek, düzenlemeler yapıyor ve sanata da yansıyor.

Çıplaklık içeren yağlıboya tabloların bir seçkisini sunmuş ve ideal seyircinin her zaman erkek olması kabul edildiğini varsayarak çıkarımlarda bulunmuş. Ve bizim gibi 'doğulu'ların alışmadığı bir biçimde Avrupa sanatından örnekleri 'suçluyor'.

Bir diğer konu başlığı kitapta kullanıldığı gibi 'sahibolma'. Yağlıboya resimdeki nesnelere sahibolma'nın en temel içgüdülerimizden birine 'mülk aşkına' hizmet ettiğini savunuyor. Sahibinin zenginliğini vurguluyor eser. 'Kapitalin toplumsal ilişkilerde yaptığı etkiyi, yağlıboya resim görünürlerde yapmıştır.' diyerek sanatın başka boyutuna ışık tutuyor. Tabii ki genelleyerek ulaşılabilir sonuçlar bunlar. Yeni E Dergisi - Sayı: 19 'nde (Dediklerine göre edebiyat, estetik, eylem, emek, epik, evrim, ekoloji, enternasyonel, evrensel için bir E) yer alan 'Sanat Nasıl Plastik Oldu?' başlıklı, tüketmemize engel değil de (hangi çılgın yapabilir bunu?), en azından tüketirken biraz pişman eden bir yazı okudum. Onda da plastikle sanatın nasıl birleşip satılabilir hale geldiğinden dem vurmuş. Sanatın tüketilebilir hale gelmesinden, daha doğrusu 'benim mülkiyetimde olmalı' kısmına Berger'in bakış açısıyla yaklaşmış.

Ve son konu başlığı ise 'reklam imgeleri'. Biliyorsunuz abartılı bir şekilde reklamlara maruz kalıyoruz, kitlesel iletişim araçlarıyla, toplu taşımada, görsel yerleştirmelerde pıt pıt  pıtırdıyor bu imgecikler. Reklamları savunanlar alıcının seçme özgürlüğü ve üreticinin girişim özgürlüğünden bahsediyorlar, ama sattıklarıyla sundukları eşit olmadığından bu sav sönük kalıyor. 'REKLAM İMGESİ ALICIDAN ASLINDA ONUN KENDİSİNE KARŞI DUYDUĞU SEVGİYİ ÇALAR; SONRA DA BU SEVGİYİ ONA, ALACAĞI ÜRÜNÜN FİYATINA YENİDEN SATAR.' O parfümü alınca, karşı cins peşinizde köpek olmuyor; o arabayı alıp özgürce sürünce, patronunuz bu pazartesi gelme demiyor; o yapay gıdayı yiyince de pantolonunuz bollaşmıyor. Umut satıyor, gelecek satıyor, ama biz sadece parayla alınabilir kısmını alabiliyoruz, yani hiçbir şey.
Asıl soru şu bence: Niye bildiğimiz halde devam ediyoruz para saçmaya?

Belgeseli var okumaya üşenenler için, izleyip kendinize bir iyilik yapabilirsiniz.
143 syf.
·5 günde·Beğendi
Sevgi ve şiddetin kaynağı nedir? İnsan kurt mudur, koyun mudur? Ölümü sevenlerle(nekrofiller) yaşamı sevenler(biyofiller) arasında temel bir ayrım yapılabilir mi? Hepimiz nekrofil, narsist ya da ensest özellikleri içimizde mi taşıyoruz? Hitler gibi yıkım insanlarının nasıl değerlendirmesi gerekir? İnsan özgür müdür? Erichh Fromm okumak ayrıcalık mıdır?

Geçenlerde Erich Fromm’un “Yaşama sanatını ya da mutlu olmayı gösteren belirli reçeteler yoktur. Birkaç kitap karıştırmakla kolay formüller bulunacağını sanmak da, yanıltıcı olur” alıntısına denk gelmiştim. Alıntıyı görmeden önce Alfred Adler’den Yaşama Sanatı’nı okumayı düşünüyordum. Aslında iyi yaşamak ya da mutlu olmak için bir kitaba bel bağlamak gibi bir nedenim yok ama yine de biraz ertelemeye karar verip bu kitabı okudum. Kitap açık açık sevgi ve şiddeti tanımlamıyor, sevgi ve şiddete kaynak olan eğilimleri referanslarla açıklıyor. Ama illa bir tanımlama yapmak gerekirse benim kitabı okuduktan sonra çıkardığım sonuç: Sevgi, şiddetin ta kendisidir, olduğu. Hatta kitap “sevgi şiddetin ta kendisidir” diye bağırıyor gizli gizli. Fromm’un en büyük referansı kuşkusuz Freud. Her bölüme Freud’un düşünceleri ele alınarak başlanıyor. Ama Fromm, Freud’un değerlendirmelerinin çok azını kabul ediyor, bununla da kalmayıp açıktan giydiriyor. Nedeni ise Freud’un terimlerle dolu bir dile kaçarak anlaşılmasını zorlaştırması ve her şeyi libido teorisine göre açıklamaya çalışması. Buradan da anlaşılacağı gibi Fromm’un dili gayet net ve kavramada zorluk çektirmeyecek nitelikte. Yaşama karşı olan, ağır ruh hastalıklarının ve kötülük denen kavramın özünü oluşturan 3 eğilimden bahsediliyor kitapta: Ölüm sevgisi, bireysel ve toplumsal narsizm, ensest bağları. Peki, nasıl oluyor da bunlar sevgi ve şiddete nasıl kaynak oluyorlar bakalım.

Sokağa çıkıp “Nekrofilya ya da Nekrofili nedir?” diye bir anket yapsak insanlar bu soruya iki şekilde cevap verirlerdi sanırım. Bunların ilki, bilmiyorum; ikincisi ise ‘ölüye karşı cinsel arzu beslemek’ olurdu. İlk cevap tamamıyla doğru. Ama ikincisi hakkında doğru bilinen bazı yanlışlar var(mış). Normalde ikinci cevap nekrolfilya teriminin karşılığı olarak kullanılıyor. Ama Fromm bu tanıma eksik ve aydınlatılması gözüyle bakıyor. Fromm’un anlattığı kadarıyla “nekrofilya” ölüm sevgisi demek. Ölüme âşık olmak, cesetlerin, pisliğin, çürümenin çekimine kapılmak, yaşamı öldürmek demek. Ölümü sevenler yani nekrofiller için kitapta genel bir profil çiziliyor. Değerlerini yaşamdan değil ölümden alırlar. Gücü severler. Güçlü olanlar güçlerini hayat vermek için değil yok etmek için kullanırlar. Güçsüzler ise öldürene taparlar. Düzen ve kontrol hastası olduklarından yaşam denen düzensizliğe karşı korku beslerler. Ölümseverliğin aşırı görüldüğü bir insanda soğuk, cildi ölü gibi ve yüzünde de kötü bir koku almış gibi bir ifade vardır. Bu profile en uygun kişi kitapta Hitler olarak görünüyor. Aslı var mı bilinmiyor ama kayıtlarda Hitler’in bir cesedin başında trans durumunda olduğu geçilmiş. Bu açıklamalardan sonra ‘ölüye karşı cinsel arzu beslemek’ gibi bir cümleye indirgenen nekrofilyanın aslında tam manasıyla öyle olmadığını anlıyoruz.

Günlük hayatta kendini beğenmişler için en çok kullandığımız kelimelerden biri narsistir. Peki, nedir bu narsist? En basit örneğiyle kendi bedenini, kendi yüzünü, şeklini şemalini beğenip de başkasını beğenmeyen kişidir. Bu kişiler başkalarının sözleriyle ilgilenmezler. Gevezedirler. Akli yargının nesnelliğini ben olduğum için öyle diyerek çarpıtırlar. En ufak eleştiriye gelemeyip öfkeden kudururlar. Tam bir delilik hali. Bir toplumun yaşaması için o toplumu oluşturan bireylerin kendi yaşamlarından çok toplumun yaşamına önem vermeleri, diğer topluluklardan üstün olunduğuna inanması ölçüsüne bağlıdır. Yani bireysel narsizm grup narsizimine dönüştürülerek toplumun geleceği sağlanabilir, diyor kitapta. Burada çevirmenin notlarına dönmekte fayda var. Erich Fromm bir Yahudi idi. Çevirmen “Nazi soykırımının Fromm’u etnik azınlıklar konusunda epeyce duyarlı kıldığı açık. Ama aynı duyarlı Fromm, İsrail yönetiminin Filistin halkına karşı yürüttüğü şiddet politikalarına karşı da benzer bir duyarlılık gösterebilmiş midir? Ben kendi adıma böyle bir bulguya rastlamadım” diyor. Fromm’un bu ikilemi, bireysel narsizmden grup narsizmine geçişi, bunların, anlatan kişiyi bile sürüklediğini göstermek için güzel bir örnek olabilir. Ama buna birazcık kendi ayıbına kılıf uydurmak da denilebilir.

Ensest. Yine yanlış anlaşılmaya çok müsait bir konu. Ana saplantısı. Doğduğumuz karna bilinçsizce tekrar dönme, özgürlüklerden kaçış isteği. Bu saplantının bilinen en iyi örneği kuşkusuz Oidipus Kompleksi’dir. Ensest saplantısının en hafif düzeyi bir erkeğin onu teselli edecek, koruyacak, ona hayran olacak ve analık yapacak bir kadın arama çabalarıdır. En derin düzeyi de ‘ensest sembiosi’dir. Ensest sembiosisinden bağlanan kişinin bağlandığı kişiyle ayrılmaz bir bütün olduğu düşüncesini anlamamız gerekiyor. Yine ölüm sevgisi ve narsizmde bahsettiğimiz çoğu şey ensest bağlarında da geçerli. Normal bir insan istese de istemese de biraz ensesttir. Ensest deyince insanlar genelde cinsel yönden bir şeyler düşünüyorlar ama sadece ensestin deliliğe uzanan seviyelerinde cinsel sapmalardan söz edilebilir(miş). Şimdiye kadar sevgi ve şiddete kaynak olan 3 eğilimden bahsettim. Bu üç eğilim birbiriyle çok yakından ilişkili. Normallik seviyesinin aşıldığı boyutlarda bu üç eğilim yıkımın, ölümün kaynağı oluyorlar. Tıpkı Hitler’de olduğu gibi.

Sevginin, şiddetin ta kendisi olduğunu şimdi daha iyi anlayabiliriz. Ölümü severiz, yaşamı yıkarız; kendimizi severiz, karşımızdakini yıkarız; ve ana karnını severiz, dışarıyı yıkarız.

Gelelim, “Erich Fromm okumak ayrıcalık mıdır?” sorusuna. Çevirmen, Erich Fromm okuyup da bu okumanın amacını sonradan çarpıtmış kişilere şöyle diyor: “Bazı insanlar, “Erich Fromm okuyan ayrıcalıklı sınıfın üyeleri olarak,” herkesi anlama yanılsaması içinde, kendilerini dünyadan, yaşamdan soyutlayarak küçük, kapalı gruplar içinde dışarıya karşı bir türlü dile gelmeyen, ama grup içinde dinamikleri işleyen yoğun yıkıcılık tepkiler üretiyor.” Sorunun cevabını vermeden bir soru daha soralım. Bu tür kişiler sadece Erich Fromm okuyan kişilerden mi çıkıyor? Ah, keşke sadece onlardan çıksaydı. Erich Fromm okumak ayrıcalık değil ama iyidir. Okuyan mutlaka bir şeyler öğrenip, bir şeyleri sorgulayacaktır. Ve şimdi de sadece Erich Fromm okumayı ayrıcalık olarak görenlere değil kendini ayrıcalıklı gören o küçük gruplara da elimizi sallayıp incelemeyi bitirelim.
143 syf.
Erich Fromm, altı başlık altında, insan eğilimlerinin en kötü ve en tehlikeli temelini oluşturan üç olguyu incelemektedir.
Ölüm sevgisi,Hastalıklı narsisizm,Birlikte yaşayan insanlar arasındaki kandaşla cinsel ilişki saplantısı.

Erich Fromm diyor ki;

İnsan, kurt mu, kuzu mu?

Bir çok örnek vermesine rağmen sonucun muallakta kaldığı bir soru oldu.Bana kalırsa insanlar hem kurt hem kuzu.Hangi yanını beslerse o!

"İnsan seçmekte özgür olduğu ölçüde kendi eylemlerinden sorumludur. Ama sorumluluk ahlaksal bir varsayımdan başka bir şey değildir, çoğu zaman da yetkililerin insanı cezalandırma isteklerini akla uydurmak için başvurdukları bir şeydir. Kötülük insanca birşey, gerileme ve insanlığımızı yitirme yetisi olduğundan her birimizin içinde vardır. Bunun ne ölçüde farkında olursak, başkalarını yargılamaya hakkımız olmadığını o ölçüde anlarız."

Ve Erich Fromm yine diyor ki;

"Pratikte sevgi şiddetin kaynağıdır.Öyle ki bir özneye karşı hissedilen yoğun sevgi, insan davranışlarında şiddete son derece meyillidir. Sevgi hastalıklı bir olgudur. Arttıkça önce seven bireyi, sonra sevgi öznesini, en son da etrafından bulunan her şeyi yok eder. Söz gelimi Hitler'in güce ve kendisine duyduğu derin sevgi olmasa; hem kendisini hem de geriye kalan her şeyi mahvedebilir miydi? "

Hepimiz bu sorunun yanıtını biliyoruz sanırım.


''Zehirle ilacın tek farkı dozdur.'' demiş
~Paracelsus ~
Bu yüzden, dozunu kaçıranlardan uzak durmak lazım.

Son olarak, Erich Fromm diyor ki;

"Gerçekten de iyiliği seçebilmek için farkında olmamız gerekir —ama başka bir insanın acısına, başka bir insanın dostça bakışına, bir kuşun ötüşüne, otların yeşilliğine karşı duyarlılığımızı yitirmişsek, farkında olmanın da yararı olamaz, insan yaşama karşı ilgisini yitirmişse iyiliği seçebileceğini ummamalıdır artık. O zaman yüreği öylesine katılaşacaktır ki "yaşam"ın kendisi sona erecektir. Tüm insan ırkı, ya da insanların en güçlüleri bu duruma gelirse, insanlığın yaşamı en büyük umutlarla dolu olduğu bir anda yok olup gidecektir."

Erich Fromm, belli başlı konuları ele alarak, sorular ve örnekler yardımıyla, birçok teoriler ve tezler ile destekleyerek sağlam bir eser sunmuş bize.Ben sadece birkaç konuyu sizinle paylaşmak istedim incelemeyi kısa tutmak adına.Okudugum en doyurucu psikoloji kitaplarından biriydi.Beğeneceğinizi umuyorum.


Keyifli okumalar lütfen.
170 syf.
İnsan duyu organlarıyla içinde gezdiği dünyadan veriler topladı. Pisagor notalardaki ahengi matematikle açıkladı. Ahenk bir melodinin estetik duyumuydu. Aldığı referansları anlatıya -mite- çeviren insan onları somutlaştırdı. Bunun için sanatı icat etti. Heykeller ve resimler yaptı. Estetik olmalıydı ki o mitin somutlaştırılması bir seyirlik nesne olsun.
Nü bir pornografi değildir. Obje estetik olabilmesi için bir duyguyu canlandırmalıdır. Yaşamanın amacı soyun devamını sağlamak olduğundan estetik olan cinselliğimize dolaylı-dolaysız dokunmalıdır. Nü'de kıllar ekseriyette kullanılmaz çünkü şehveti uyandırır.
Nü'de amaç bedeni cinsellikten uzak bir nesne haline sokmaktır. Cinselliği geri planda kullanarak bir estetik nesnenin yapımı salt bir pornografik obje inşasından uzaktır.
Tanrılar, tanrıçalar ve dahası insanlar nü ile şeffaf bir insan tablosu çizer bizlere. Çıplaklık pornodan uzak bir giyisi olarak giyilir. Terden, yağdan, ıslaklıktan ari bir kıyafet... Nü olan şeffaf bir insani bütünlük sergiler. Ne ise o olduğunu gösterir.
Estetik olan bu kutsal sanat yozlaşarak pornografiye dönüşür ve seyirlik olan sanatı, şehveti uyandıran ve kapital reklamcılığın en güçlü silahı haline gelir. Her ürün pornografi ile tüketicide arzu uyandırıp satın alınmasına teşvik edilir.
Estetiğin sanattan gasp edilip reklamcılığa bir pornografik malzeme olarak, sömürülecek bir kaynak haline gelmesi çok hazin bir durumdur ve bu geri dönülemez bir vaziyete girmiştir. Son yüzyılda bu ahval giderek daha da çirkin bir şekle bürünürken bizler sanattan uzaklaşmış, seyirlik olan sanatsal estetiği/nesneyi birer tüketim objesi haline getirdik ne yazık ki!

''Reklamı, Rönesans sonrası Avrupa görsel sanatının devamı olarak düşünmek yanlıştır; o sanat türünün can çekişmesidir reklam.'' Görme Biçimleri syf.139

''Birine pornografik görünen, bir başkası için dehanın kahkahasıdır.'' D. H. Lawrance

Oğuz Beyiniz
170 syf.
·Beğendi
Merhabalar;

Bir takım sıkıntılar sebebiyle son zamanlarda yoğun bir şekilde okumalarıma devam edemiyorum. Çok uzun süredir kitap incelemesi yazmadım. Aslında yazma taraftarı da değildim. Ama kitaplığımın güzide parçasının sitede okuma oranlarının bir hayli az olduğunu görünce yazmak, 1000k'nın değerli okurlarının aklının bir köşesinde bu kitabın yer etmesini istedim.

''Başlıca amacımız bir sorular süreci başlatmak olmuştur.'' (Sf.5)
Yazar BERGER ve kitabın hazırlanmasında katkısı olan Sven BLOMBERG, Chris FOX, Michail DİBB, Richard HOLLİS kitabın önsözünde bu cümleyle sesleniyorlar okura. Kitap yedi denemeden oluşuyor. Birinci denemenin ilk cümlesi şu şekilde ''Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.'' (Sf.7)
İnsan deneyimlemeden, görmeden konuşmaya elverişli değildir. Biyolojik yapısı farklı olmayan iki bebek, iki eşit insan büyüme sürecinde ailelerinin kültürlerine şahitlik ederler. Görürler , algıları açıktır. Bu bebekler büyür ve biri Türkçe konuşabilirken, diğeri Japonca konuşuyordur. Çünkü ikisi farklı şeyler görmüş, farklı şeyler deneyimlemişlerdir.
Kitabın kapağında da yer alan Ressam MAGRİTTE'ye ait resimde bir at, bir saat, bir sürahi ve bir valiz çizimi vardır. Peki gerçekten benim yazdığım bu cümle doğru mu? Bize atın at değil kapı olduğu öğretilseydi at kelimesi hiç var olmasaydı MAGRİTTE'nin at çizimi altında bulunan ''The door'' yazısını yadırgar mıydık? Bence hayır. İşte bu resim ''Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız nesneleri görüşümüzü etkiler.'' (Sf.8) görüşünü desteklememe sebep oldu. Yazarımızın da belirttiği gibi bu bölümde savunulan fikirlerin çoğu Walter BENJAMİN'den alınmıştır. W. BENJAMİN'İN denemesini de okumak isteyenler için deneme başlığı: Mekanik Yeniden Yaratma Çağında Sanat Yapıtı (Bu denemeye ulaşabileceğiniz kitaplar: Illuminations, BRECHT'i anlamak).

İkinci, dördüncü ve altıncı bölümler; algılarınızı, nasıl gördüğünüzü, görme biçiminizi test edebileceğiniz fotoğraf ve çizimlerden oluşuyor.

Üçüncü bölümde ise dişi ve eril bireylerin görme biçimleri üzerinde durulmuş. Toplumun kadını ve erkeği nasıl gördüğünden bahsedilmiş. İki farklı cinsin olayları, kendilerini, karşı cinsi görüşlerindeki farklılığa örneklerle dikkat çekmek istenilmiş. Ağırlıklı olarak örnekler toplumun sanat anlayışı, zihniyet unsurları üzerinden verilmiş. Orta çağ Avrupa'sında doğduğu andan itibaren kirli görülen kadın ikinci sınıf insan muamelesine maruz kalmış. Erkeğin zevklerini tatmin etmek zorunda olan bir eşya gibi görülmüştür (''Çıplak kadın resmi yapılıyordu çünkü çıplak kadına bakmaktan zevk duyuluyordu'' Sf.51) Bu sapkın bakış açısı dönemin sanat eserlerine yansımıştır. (''Çıplak olmak insanın kendisi olmasıdır. Nü olmaksa başkalarına çıplak görünmektir. .insanın kendisi olarak algılanmamasıdır.'' Sf. 54) Şehvetine yenik düşen erkekler kadınları resmettirip dört köşeli çerçevelere hapsetmişler. (''Çıplak vücudun nü olabilmesi için nesne olarak görülmesi gerekir. Vücudun nesne olarak görülmesi, nesne olarak kullanılmasına yol açar.''Sf. 54) Kadın eşya, kadın aciz, kadın erkek içindir, ikinci sınıftır anlayışı döneme hakim olmuş.

Gelelim son bölüme, bu bölümde reklamların algılarımızı nasıl yönettiği üzerine bir inceleme niteliğinde (''Çoğu zaman geçmişten her zaman da gelecekten söz edilir.'' Sf.130). Alıntılarla BERGER'in düşüncelerini sizlere de ulaştırmak istiyorum.

''Reklamlarla her birimize bir nesne daha satın alarak kendimizi ya da yaşamlarımızı değiştirmemiz önerilir. Aldığınız bu yeni nesne der reklam, sizi bir bakıma daha zenginleştirecektir. Aslında o nesneyi almak için para harcayarak biraz daha yoksullaşacak olsanız bile'' (Sf. 131)
''Reklamın dayandığı temel huzursuzluk şu korkudan doğar: Hiçbir şeyin yoksa sen de bir hiç olursun.'' (Sf. 143)

Algı yönetimi reklamlar üzerinden yapılıyor, görüyoruz ve bize vaad edilen huzuru elde edebilmek için aldatılmamıza izin veriyoruz. Bizim görmemizi istediklerini gösteriyorlar. Görme biçimimizi etkiliyor, istedikleri şekle sokuyorlar. Ses çıkarmıyoruz, belki görmek istediğimiz bu olduğu için.

Peki biz nasıl görüyoruz, ben, sen, toplum nasıl görüyor? Hayatımızda kadının yeri nedir, eşyanın yeri nedir, paranın yeri nedir? Atı at olarak öğrendik at gerçekten at mı ? MAGRITTE'yi hala yadırgıyor muyuz?
170 syf.
·4 günde·Beğendi·Puan vermedi
Berger hakkında ne yazılır bilmiyorum ama bende yarattığı duyguları bir kağıda çizivermiştim.
Böylesi çok daha yakıştı, eminim.
Bu eserini Hukuk sosyolojisi derslerinde görememe sorunumu farkettiğim an okumaya başladım. Her öğle arası biraz sıcak süt ve çikolatayla yavaşça bitirdim. Resimleri, tabloları, şekilleri teker teker saatlerce inceledim üzerine kitabın da kendisini aldığı belgeseli izledim. John Berger artık hiç vazgeçmek istemediğim bir yazar.
O, kalbime bir tablo çizmiş gibi.
128 syf.
·7 günde
Kitabı birkaç defa okudum ve her seferinde farklı düşünce denizlerine daldım.
Kitap genel olarak geçmişten günümüze ve Doğu ekininden Batı ekinine göre;sevgi kavramının ne anlama geldiğini,neler ile karıştırıldığını ve aslında ne şekilde gelişirse olgun bir insanda olması gereken sevgi haline geleceğini anlatıyor.Sevginin neden bir sanatmış gibi görülmesi gerektiği ve uğraşla öğrenilebileceği fikri de temellendiriliyor.

İnsanın var olma sorununa verilen yanıtların mutlaka sevgi kurumlarının açıklanmasında etkili olduğunu ve sevme işinin bu noktada farklılaşıp deformasyona uğradığı çok ayrıntılı örneklerle anlatılmış. Demokrasinin,anamalcılığın,dinin,eşitlik anlayışının,tüketim toplumu olmanın verdiği yüzeyselliğin ve benzerlerinin, sevgi anlayışları üzerindeki etkisi de çeşitli yazarlardan kuramlardan alıntılar ile aktarılmıştır."Bir kişiyi ihtiyacımız olduğu için mi severiz yoksa sevdiğimiz için mi ona ihtiyaç duyarız?" sorusuna da bu konuları irdeleyerek yanıt aranmıştır.Olgun insanın sevgi anlayışı da bu irdelemeler sonucu ortaya çıkmıştır.

Kitabın sonunu 3 kere görmüş olsam da kitabı tam anlamıyla okudum,anladım,bitti diyemiyorum.Sonunu gördüğüm her seferinde üzerine düşünecek birçok şey bıraktı bana.Bu sebeple hayatımın belli dönemlerinde okumak için kitabı tekrar elime alacağım.


"Sevgi, iki insanın birbirlerine varlıklarının özünden bağlanması,dolayısıyla her birinin de kendisini varlığının özünden tanıması durumunda doğabilir ancak.İnsan gerçekliği de, canlılığı da, sevginin temeli de işte bu 'özden tanıma' yaşantısında yatar.Böyle yaşanan sevgi sürekli bir meydan okumadır;bir dinlenme yeri değil,tersine birlikte oluşma,büyüme ve çalışmadır; uyum ya da çatışma, neşe ya da üzüntü olup olmaması bile önemsizdir artık; temel gerçek şudur: İki insan birbirlerini varlıklarının özünden tanırlar, kendilerinden kaçmak şöyle dursun, kendilerini buldukları için bir olurlar.Sevginin var olduğuna tek kanıt vardır ancak, bağlılığın derinliği,seven kimselerin canlılığı ve güçlülüğü.Budur sevginin bulunduğunu gösteren meyve." syf 98-payel yayıncılık
170 syf.
·25 günde·Beğendi·Puan vermedi
Yazar kitabı tamamlamayı okura bırakmış son sayfada bunu görüyoruz. Yani bu kitap aslında tamamlanmamış. Yazar bu kitabı tamamlamadı belki de akılda kalmak için böyle bir yola başvurdu. Çünkü zieganik etkisi der ki ; "Yarım kalmış, kesintiye uğramış işler tamamlanmışlardan daha kolay ve net hatırlanır"
125 syf.
·3 günde
Hani arada-derede kaldığınız kitaplar vardır. Çok başarılıdır ama sizi tam doyuramamıştır. Yazarın zekasına hayran olmakla birlikte zorlama bir kurgu gibi de gelir. Edgar Allan Poe 'nun kitapları bana öyle bir duygu yaşatıyor. Tıpkı Sherlock Holmes serisi gibi... 

Poe' nun dedektifi Dupin de tıpkı, Doyle'un dedektifi Sherlock gibi akıl yürütme yeteneğini müthiş şekilde kullanarak polisiye olayları çözmede usta. Ben iki karakteri çok çok benzetiyorum. Hatta yaşayış tarzları ve yardımcıları olmasına kadar aynı...

İki yazarın da yaşadığı yıllara bakıldığında, bana göre Doyle'un Poe'dan fazlasıyla hatta bire bir etkilendiği, alıntıladığı apaçık. Dedektif Dupin'in, Sherlock kadar meşhur olmaması yazarın dünyadan erken ayrılıp, daha fazla kitap yazamaması ile ilgili diye düşünüyorum. Sonrasında Sherlock Holmes serisinin devamının gelmesinde elbette Doyle'un zekasının payı çok fazla ama karakter ve yan karakterin ilk çıkışının; ve bu kitapların bu şekilde kurgusunun ilk olarak Poe tarafından oluşturulmuş olması onu açık ara zirveye taşıyor. Tabi yine benim gözümde sizler ne düşünürsünüz bilemem. 

Şimdi kitaba kısaca göz atacak olursak içerisinde birbirinden ilginç iki cinayet ve bir de kayıp mektup öyküsü var. Çözümleme ve akıl yürütme kabiliyeti sayesinde dedektifimiz sırayla; hem imkansız görülen cinayeti, hem karmaşık çözümlü bir başka cinayeti, hem de basit saklanmış bir kaybı kolayca ortaya çıkarıyor. 

Benim polisiye tarzımın dışında ama yazarın kaleminin gücünü tatmak amaçlı, ara ara okuyabileceğim tarzdaki kitabı, bu türü sevenlere gönül rahatlığıyla tavsiye ederim. 

Yazarın biyografisi

Adı:
Yurdanur Salman
Doğum:
1937
Yurdanur Salman 1937’de doğdu. İstabulÜniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Fakültesi’ni bitirdi. Çeşitli üniversitelerde öğretim görevlisi olarak çalıştı, Kuram dergisinin genel yayın yönetmenliğini yaptı.Yapıtlarını Türkçeye kazandırdığı yazarlar arasında John Steinbeck, Susan Sontag, John Berger ve Salman Rüşdi bulunmaktadır.

Yazar istatistikleri

  • 2.200 okur okudu.
  • 109 okur okuyor.
  • 2.089 okur okuyacak.
  • 66 okur yarım bıraktı.