Bazı ilişkilerin ortaya koyduğu acı, tarafları birbirinden ayıran bir engel değil, aksine onları birbirine bağlayan en güçlü, hatta bazan tek dil olabiliyor. Öyle ki buna ilişkinin tutkalı dahi diyebiliriz. Dışarıdan bakan biri için dayanılmaz görünen o şiddet döngüsü, tarafların iç dünyasında derin bir 'varoluşsal kanıt' sunuyor. Birinin sizin en savunmasız noktanızı bilip oraya isabetle vurması, yanlış bir biçimde 'beni en iyi sen tanıyorsun' yanılsamasını doğuruyor sanırım. Sevgi, saygı ve güven gibi ortak değerlerin geri çekildiği yerde oluşan boşluğu, bu kez karanlık ve yüksek gerilimli bir duygusal iklim dolduruyor. Tartışmalar, kırılmalar, geri dönüşler… Tüm bunlar ilişkiye bir “canlılık” hissi veriyor gibi ama bu canlılık çoğu zaman sağlıklı bir bağdan çok, bağımlılığın besini.
Boylesi bir noktada ilişki, patolojik bir yaklaşma-kaçınma döngüsüne hapsolup kalabiliyor. Nesneye duyulan yoğun ihtiyaç tarafları birbirine doğru iterken, yakınlığın getirdiği o istila edilme/ele geçirilme korkusu onları yeniden saldırganlığın güvenli mesafesine geri savuruyor. Ne tam bir yakınlığın huzuruna ne de tam bir kopuşun yalnızlığına tahammül var... Birbirlerine yaklaştıkça yaralıyorlar, yaraladıkça korkup uzaklaşıyorlar, fakat bu uzaklık da "yok olma" kaygısını tetiklediği anda acının o tanıdık sıcaklığına geri dönüyorlar. Artık orada bir 'biz'den ziyade, sadece birbirinin yarasından beslenen iki ruhun, sessizliğin getireceği o büyük boşluktan -büyük yıkım gibi de hissettirebilir- kaçmak için başlattıkları sonu gelmez bir duygusal savaş sürüp gidiyor.
Kendi yetersizliklerini ötekinin enkazı üzerine basarak örtmeye çalışan narsisist ile bu enkazın altında kalmayı bir kader sanan mazoşistin o trajik dansı, şafak sökene kadar devam ediyor. Yalanlar ve oyunlar bittiğinde geriye