"Yoksullar" konusu üzerine kimse düşünmezdi; onlarla birlikte yaşasak bile, yaşamlarını ve durumlarını sanki Pagan yaşantılarında sürünen zencileri ya da Çinlileri izler gibi uzaktan izlerdik. Her Hristiyanın, misyonerler için gümüş kâğıt ve pul toplaması gerekirdi; misyonerler bu zavallıları vaftiz ettikten sonra her şey düzelirdi. Yoksullarla tatlı dille konuşmak uygun düşerdi; "Hadi al bakalım evlat!" gibisinden, bir hastayla ya da zekâ engellilerle konuşur gibi. Eğer kapıyı bir dilenci çalarsa, annem bazen elime bozuklukları tutuşturur, korkmadan parayı yoksula vermemi tembihlerdi. Tam olarak bunu söylemeseler de, bu tembihi aslında, eğer ona dikkatli, tatlı dilli davranırsan yoksul seni ısırmaz, gibi anlamak gerekirdi. Okulda da evde de "yoksulluğun ayıp olmadığı" ve yoksullarla da aynı topluluğa aitmiş gibi kibarca konuşmanın uygun düşeceği öğretilirdi, hatta onları teselli etmek de gerekirdi çünkü "onların kabahati değildi yoksul olmak". Bu "toplumsal anlayış" çocukluğum boyunca her yoksulu sakat sanmama yol açtı. Çok sayıda olduklarını sanıyordum.