Dune Çocukları’nın son sayfasını kalbi kırık bi biçimde okudum. Dune serisinin üçüncü kitabı beni derinden üzdü. Yapılabilecekken yapılmayan onlarca şey.. Hele de ölüme terk edilen, üç kişi. Kitabı ben mi bitirdim kitap mı beni bitirdi bilmiyorum anlayacağınız.
Okuma zevki doruklardaydı. 500 küsür sayfalık kitabı elime alma fırsatı bulduğum 3-4 gün içinde bitirdim.
Kitap bir dönemin bitip bir dönemin başladığını okura vura vura anlatıyor.
Frank Herbert politika nasıl olur, ülkeler nasıl bölünür, inanç inançsızlıkla nasıl yer değiştirir, güç dengesi ve toplumun nasıl manipüle edildiği üzerine harika bir kitap daha yazmış.
Tarihi araştıran seven ve minik tarihi kurgular yazan biri olarak, içten içtekitabın eski Mısır inançlarındaki gibi Tanrı-İmparator yönüne evrileceğini biliyordum.
Neredeyse birinci kitaptan beri alıntısı paylaşılan her tarihi kişi, Mezopotamya ve Ortadoğu’da hüküm sürmüş Tanrı-İmparatorlar ve peygamberlerdi.
Paul bir peygamber(mesih) olduğu yalanını söylemeyi bile kaldıramaz, bu uğurda çöle sürgüne giderken oğlunun Tanrı-İmparator rolüne gözünü kırpmadan atılması, mutlak bir biçimde nesiller arasındaki farkı da vurguluyor…
Bu kısımdan sonrasını kitabı okumuş kişilerin devam etmesini istiyorum. Zira okuduklarımın bende uyandırdığı duyguları biraz olsun içimden boşaltabilmek için, yazacağımdan spoiler barındırıyor.
Her ne kadar II. Leto, üç kitaptır gönülden bağ kurduğum Paul Muad Dib’i bir Dune çocuğu olarak görmese de benim gözümde Paul bir çöl insanıydı. Zihnini, yüreğini ve suyunu Dune uğruna verdi.
Duncan Idoho’nun böylesi bi sonla harcanması ayrı, karısından ümidi kesmesi ayrı yaraladı.
Alia’ya gelince. Ah Alia… İkinci kitap sonunda gördüğü vizyon… Çocuğunun olduğunu görmüştü… Ne yazık ki bu olasılığı bizim ve hatta kendisinin bile bilmediği
“Geleceği tamamen bilmek, o gelecekte tamamen kısılı kalmak demektir. Zamanı çökerten şeydir bu. Şimdiki zaman, geleceğe dönüşür. Ben özgür olmak istiyorum.”