...Siren çağrısının ölüm dürtüsünün bir metaforu olduğunu söylemek de mümkündür... Gerilimin ve boşalmanın, hazzın ve acının olmadığı, bu bakımdan da sonsuzluğun mümkün olduğu bir 'kesintisiz memnuniyet' durumunu ister ölüm dürtüsü.
İngiliz (ve ilk dönem Amerikan) polisiyesindeki uşak gerçek bir günah keçisidir, çünkü bir sınır durumdur. İşçi sınıfındandır ama çevresindeki aristokrat ve burjuvalar kadar ciddi ve saygın, resmi bir takım elbiseyle dolaşır. Kenar mahalleden gelir, ama gene çevresindeki aristokrat ve burjuvalar kadar düzgün, hatta bazen daha düzgün bir İngilizce konuşur. Sir Alec Guiness ve Sir John Gielgud'un unutulmaz uşak tiplemelerini hatırlayalım: Uşak tiplemeleriyle ünlü bu iki büyük İngiliz aktörün ikisinin de "Sir" unvanı taşıması boşuna değildir. Uşak, sınıfsal bir "benzer, ama tam olarak değil..." örneğidir; sınıfsal bir transvestittir, öteki sınıf gibi giyinir, öteki sınıf gibi konuşur. Tam da bu "iki arada bir derede kalmışlığının", melezliğinin, sınırda duruşunun bir sonucu olarak, tekinsizdir. Dolayısıyla polisiyenin günah keçisi olması da çok anlaşılabilir bir durumdur. Kuşkusuz, "Katil uşak!" der herkes, ama neredeyse hiçbir polisiyede de katil uşak çıkmaz. Çıksaydı eğer, polisiye okunamaz olurdu, çünkü o melez duruşun tekinsizliği, rasyonel tekniklerle çerçevelenemez; olsa bile bir kez yapılabilir bu, tekrarlanması mümkün değildir: "Meğerse katil gerçekten uşakmış!" diye biten birden çok polisiye roman olduğunu hayal edebiliyor musunuz?
Tarih yazma fiilinin kendisi şiddettir. Çünkü her tarihyazımı, bir sürü olguyu, belgeyi, anıyı dışarıda bırakarak varolur. Hiçbir tarihyazımı, tanımı gereği, 'dışta bırakmadan' varolamaz...