Aşkın izdirabını en derinden hissetmiş ve sonuna kadar zorlamış platonik aşk yaşayan bir kadın ile tanışmaya var mısınız?
Tanisamazsınız çünkü öyle bir kişi kitapta kendini anlatırken de yoktu.O kadını öldükten sonra aşkını öğrenmesi için aşık olduğu kişiye gönderdiği mektupları ile tanıyacağız. Eser, bir yazar olan Bay R.’nin evine gelen mektupla başlıyor. Bir kadının ağzından yazılan bir mektup.
Eserinin başında kadının, adama olan saplantılı hali okuyucuya abartılı gelse de daha sonra, ”Acaba ben olsam nasıl hissederdim?” sorusunu kendinize soruyorsunuz. Ve ben kitabın üstüne düşündüğüm sürenin okuduğum süreden fazla olduğuna eminim :))
Yaş 13
Bir insan bu yaşta askin ne olduğunu bile bilemez herhalde.Her şeyi aşk sandığımız zamanlar. Bir başka insanı gerçeklerden kopacak kadar sevmek, riskleri görmeyecek/umursamayacak, mağlubiyeti baştan kabul edecek, ayağının yerden kesilmesine aldırmayacak bir ruh halini bir de keyifle yaşayabilmek özel yetenek ister.Peki bu aşkta bir hayranlık ile başlamaz mıydı? Ve bir çocuk için içten içe aşırı bir hayranlık ile baslar mektumuz. Yazarken öyle içten ve öyle derin duyguların tarifini zaten ancak bir Stefan zweig klasiği başarabilirdi.
Karsi daire de yaşayan Bay R. nin evine bakmaktan bile duyduğu hayranlığı; resimlerin, dolapların, kitapların ve bunun yanında deli gibi bağlanmış olmasının verdiği duygu yüklemesiyle, o anı hayatının en mutlu dakikası olarak adlandırıyor.
Aşkın tarifi yok ama adayı çok dersiniz belki de. Ben yine de o adaylardan biri olan kadının aşk diye tarif ettiğini anlamaya çalışıyorum.
Kendinden çok birini sevmek, ve ona;
"Dokunduğun kapı kollarını öptüm, sigaranın izmaritlerini çaldım, dudaklarının izi olduğu için izmaritleri kutsal bir nesne olarak belledim." Diye içindeki hissiyatı anlattığı