Kaybetmek için erken, sevmek için çok geç...
Martin'in yazdıkları kitabın tabiriyle 'para edene kadar' ben de sürekli madem Ruth'u seviyorsun neden bir işe girip çalışmıyorsun be adam dedim durdum. Ta ki o itiraf edene kadar... Onu sevmiyordu. Ondan etkilendi, arzuladı, ihtiras duydu ve belki de Ruth'un ulaşılamazlığının ihtirasını yaşadı Martin. Ya da ona duyduğu şey sevgiden çok başka bir duyguydu. Belki de Ona atfettiği ulviyet onda, Ruth'a dair her şeyi yüce gösteriyordu. Üzerine yapışan sınıfsal damgadan sıyrılmak istemesinin bir sonucuydu belki de. Ne zaman ki ulaşılması zor o ulviyete ulaştı, her şeyin anlamsız ve de gerçekten bağımsız olduğunu anladı.
Gerçek nedir? Üzerinde düşündüğümüz her neyse, ne zaman gerçeklik kazanır? Ruth'un babası onu yemeğe davet ettiğinde, Martin onunla son görüşmesinden beri hayatında ya da görüşlerinde hiç bir değişiklik göstermemişti. Ve Martin bunu açıkça Ruth'a söylemişti bile. O hep aynı Martin'di. Martin'in gerçekliği hep aynıydı, değişen ona bakan gözlerin arkasındaki çıkarlar duygusuydu.
Lizzie bu gerçekliğin ta kendisiydi. Martin'i gören gerçek gözler. Martin ona hayranlık duyuyordu. Yaşadığı hayatta belki de mükemmele dair ne varsa Lizzie de mevcuttu ama Martin için çok geçti. Martin yaşadığı dünyanın ikiyüzlülüğünü görmüştü, onda bu dünyaya dair bir heves kalmamıştı. Lizzie, Ruth'dan önce girseydi hayatına belki de hayatı göze alabilirdi. İyiliğe güzelliğe olan inancını kaybetmeyebilirdi. Ama hayat böyledir işte, belkilerle yaşanılamayacak kadar gerçek ve gaddar...
Martin bana, doğru ve en dürüst motivasyonun insanın kendisine olan inancı olduğunun altını çizdi. Bence önemle vurgulanması gereken bir derstir bu.
"Biraz histeri, biraz da melodram ha? Boş ver, olur böyle şeyler. Peynir Surat'ı çiğnemiş adamsın, isterse