Abdülhamit devrinde ve ondan sonraki Harb-i Umumi yıllarında öyle eşkıyalıklar oldu ki, kapanın elinde kaldı. Ne vurulabildiyse bankalara, gelirlere yatırıldı. Kendi adlarına meşru servet olarak yazıldı. Savaştan birkaç yıl önce açlıktan nefesleri kokan herifler, milyonlarla oynadılar. Ticarethaneler açtılar. Sedefli, fildişili, yaldızlı, elektrikli salonları; son model otomobilleriyle halkın gözlerini kamaştırdılar. Ta Abdülhamit zamanından beri Beyoğlu'nun, Şişli'nin en değerli yerlerindeki sekiz on katlı mermer apartmanların yapılışlarındaki sırları, yaptıkları masrafların içyüzlerini sana anlatsam!.. (...) Haydut Süleyman, belki on kişi öldürmüştür. Gelgelelim şehir eşkıyası bir yurda, bir ulusa kıydılar. Hem Süleyman, haydut adını almış dağa çıkmış. Ötekiler Babıali'de, Maliyede, Düyun-u Umumiye'de oturdular. Bakan oldular. Kanunlarımızla, ulusal varlığımızla oynadılar. Kıyıcı ile aralarındaki en gözüken meslek benzerliği şudur: Sırası gelince davalarını, kendilerini savunurken zehirli mantıkları var. Yüzsüzdürler, gerçeği örtmekteki atakları sonsuzdur. Bütün bilgisizliklerine, haksızlıklarına, kötü yönetmelerine sosyal birer değer vermeye, birer mazeret bulmaya uğraşırlardı. İstibdat devrinde, Meşrutiyet'te bir kolpasına getirip bakan oluvererek milletvekili yetkisine bürünerek ne vurgunlar vuruldu... Ne büyük zenginlikler elde edildi. Burada, Avrupa'da yedikleri kadar yediler, içtiler. Kimsenin kendilerinden bir hesap sordukları da görülmedi.