.....Kitle zihniyeti burada egemen bir rol oynadığı için, bu insanların sundukları mesajın, kişisel sorumluluğunu üstlendikleri, kendi mesajları mı olduğu, yoksa sadece kolektif düşüncenin borazanlığını mı yaptıkları bir tartışma konusudur.
Bu koşullar altında, bireysel yargılama yeteneğinin giderek azalmasına ve sorumluluk bilincinin mümkün olduğunca kolektifleştirilmesine, yani bireyin elinden alınıp toplu bir varlığa teslim edilmesine hiç şaşmamak gerekir. Bu yolla birey giderek daha fazla toplumun bir fonksiyonu haline gelir, yaşamının gerçek taşıyıcısı fonksiyonunu giderek daha çok kaybeder. Oysa toplum, tıpkı Devlet gibi, soyut bir kavramdan başka bir şey değildir. Her ikisi de özerk varlıklar haline getirilmişlerdir. Özellikle Devlet, kendisinden her şeyin beklendiği sözde-canlı bir kişiliğe dönüştürülmüştür. Aslında, onu manipüle eden kişilerin kullandığı bir kamuflajdır. Böylece anayasal Devlet ilkel bir toplum tarzına, yani herkesin bir başkanın veya oligarşinin despot yönetimine boyun eğmek zorunda olduğu ilkel kabile komünizmine dönüşür.
Kölelik ve başkaldırı birbirinden ayrılmaz bir ikilidir. Dolayısıyla, iktidar çekişmesi ve aşırı güvensizlik tepeden tırnağa tüm organizmaya yayılır. Dahası, kitleler içinde bulundukları, biçimden yoksun, kaotik ortamı telafi etmek için daima bir “Lider” üretirler ve tarihte birçok örneğini gördüğümüz gibi, bu lider mutlaka sonunda kendi şişirilmiş ego-algısının kurbanı olur.
Devlet politikası bireye dışardan empoze edilen bir güçtür ve nihai olarak tüm yaşamı kendine doğru çeken soyut bir düşüncenin tatbik edilmesiyle meydana gelir.
Yaşamın ancak ne yaptığınızı düşünürseniz yaşanmaya değer olduğunu söylemişti. Sorgulanmamış bir varoluş koyunlara uygundur, insanlara değil.
Sokrates..