Kimsenin onu davet etmeye tenezzül etmediği o çaresiz açlık günlerini hatırladı. Asıl açlıktan gözlerinin karardığı ve midesine lokma girmediği için bir deri bir kemik kaldığı o günlerde davet edilmeye ihtiyacı vardı. Çelişki tam da buradaydı, yemek istediği vakit kimse ona lokma vermiyordu ama dilediği takdirde yüz binlerce yemek satın alabilecek durumdayken ve iştahı da giderek azalırken sağdan soldan yemek davetleri dayatılıyordu ona. Nasıl oluyordu bu iş? Bunda ne adalet vardı, ne de böyle bir şeyi hak ediyordu.
Değişmemişti ki o...
Haritası ve dümeni olmayan bir gemi gibiydi, gidebileceği bir liman da yoktu. Hayatı kendi akışına bırakmak en kolay yoldu ama o da bir tür yaşamak sayılırdı ve onun canını yakan şey de buydu zaten, yani yaşamak...
Meğer yüksek mevkilerde bulunan, güzel evlerde yaşayan, eğitim almış ve bankalarda paraları olan kişilerin bir matah olduğunu sanmakla ne kadar toyluk etmişim.
"Öyle gençsin ki, Martin oğlum, öyle gençsin ki... Yükseklerde kanat çırpmak istiyorsun ama kanatların en hoş renklerle bezeli en narin tüller gibi ince. Dikkat et de onları yakma, diyeceğim ama bana kalırsa onları çoktan yakmışsın sen."