Farkında olmadığımız onca güzelliğin yerine husumetin oturmadığı bir gecekondu sarayında
yaşıyorduk. Kışları akan çatımız, yağmurda atan sigortamız
ve rüzgarlı havalarda karlayan televizyonumuz dışında pek
derdimiz yok gibiydi.
Kitap okumayan kavimlerin sanata ve sanatçıya takındığı ilgisiz tavır ve görmezlikten gelme düz mantığına bir de yok etme ülküsünü ekler isek durumun vahametini daha net anlarız. İnsanın damarlarında dolaşan öfke, nefrete dönüşünce anlam kazanır hümanist felsefe. Kaş yapıp göz çıkarmalarımız irtifa kaybederse gönüllerde, işte o zaman hiçbir düşünce akımının arkamızda durası gelmez.”
Kişiliği sanki gün geçtikçe çürümüş sebzelere, sabun tozuna ve dükkanda tezgahın başında dururken aldığı pis ve yağlı beşliklere, onluklara ve çeyreklere benziyordu.