Belki de hayat tam olarak bundan ibaret. Anlamını sorguladıkça kaybolduğumuz, ama yine de içinde bir yerlerde bir anlam aramaktan vazgeçemediğimiz bir yolculuk.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Evin duvarları arasında yankılanan sessizlik, sokaklardan daha ürkütücüydü. Her sabah, gözlerimi açtığımda, bir gün öncesinden hiçbir farkı olmayan bir hayata uyanıyordum. Gökyüzü aynıydı, yollar aynıydı, içimdeki boşluk da aynıydı. Kendi hayatımın bir figüranı olmuş gibiydim. Konuşmalar gereksiz, gülümsemeler sahteydi.
Yıllar, ardında iz bırakmadan akıp gidiyordu. Yoksulluğun, çaresizliğin ve derin acıların içinden geçen hayatım, su gibi ellerimden kayıyordu. Gündüzler, boğucu bir sessizlik içinde geçerken, geceler geçmişin yankılarıyla çınlıyordu. Kaybettiğim her şeyin ağırlığını omuzlarımda hissediyordum, ama zaman bana durup yas tutma fırsatı bile vermiyordu. Yaşamak zorundaydım, sürüklenmek zorundaydım.
Hayata yeniden bakabilir miydim? Gerçekten, yeniden başlayabilir miydim? Zannetmiyorum artık. Elbet bir gün hayatım sona erecekti. Ve belki de o gün, bu acının gölgesinden kurtulduğum, en mutlu olduğum gün olacaktı. Ama o güne kadar, burada kalıp nefes almak zorundaydım.
Ama artık bu ağırlıkla yaşamaya devam edemezdim. Yavaşça, neredeyse tereddütle, elbiselerimi toparlamaya başladım. Her dokunuş, içimde bir yerleri çözüyor, geçmişin küllerini savuruyordu. Aynaya baktığımda, yorgun ama tanıdık bir yüz gördüm. Gözlerimin altında derin gölgeler vardı, ama ilk kez içimde, sönen bir ateşin küllerinden doğan küçük bir kıvılcım hissettim. Zayıf, titrek ama yine de varlığını hissettiren bir ışık…