Mevlâna, aşkı ucu bucağı olmayan ulu bir denize benzetir.
Ona göre aşk denizi sırlarla doludur.
Ucu bucağı olmayan bu aşk denizinin sadece bir damlası umut, geri kalanında ise korku vardır.
Aşkın barındırdığı korku ve umut oranı dikkat çekicidir.
Zira günümüzde olduğu gibi o dönemde de tasavvufu ve diğer mistik inançları yanlış yorumlayarak kuru bir sevgi, sınırsız ve dayanağı olmayan ümitten bahsedenler olmuştur..
Bu korku daha çok aşka halel getirecek veya mâşuku küstürecek işler yapma endişesidir.
Aşkın barındırdığı ümit de azımsanmayacak derecededir.
Zira damla nispeti ile ele alınan ümit akıllara zarar verecek kadar çoktur.
Akıl mantık sistemi içerisinde hareket edildiğinde bazı işler mümkünâtın dışındaymış gibi görünür.
Bu nedenle akıl ümitsizlik yoluna gitmeye yanaşmaz.
Tam da burada aşk devreye girer.
Bu evrede aşk lazım ki kişi akla imkânsız gibi görünse de ümit tarafına meyletsin.
Yani aşk, akıldan çok daha fazla ümide sahiptir, çünkü hiç bir şeye aldırmayan aşktır, akıl değil..
Aşk aklın ve duyuların idrak edemeyeceği alemi anlamaya çalışan tek kılavuzdur..
insan için susuzluk gibi elzem olan aşk denizi bir çömlek gibi kaynatır, dağı ezer, gökyüzünü çatlatacak kadar güçlüdür.
Fakat Mevlâna, Mâşuğa kavuşmak için yakıcı ve yıkıcı olan aşktan başka çare olmadığını belirtir..
Mevlevî Âdem Dede de:
“Dert ehli libâsını aşk ile giyen gelsin. Zehrini şeker gibi zevk ile yiyen gelsin.” diyerek aşkın dertsiz olmayacağını dile getirmiştir.
Dünyaya veya kadına aşık olmakla yetinen kişi aslında üzerine güneş vurmuş bir duvara aşıktır.
Duvarda gördüğü ışığın duvarın kendisinden olmayıp, güneşten olduğunu anlamamıştır.
Dünya ve içindekilere karşı hissedilen aşk cüz’e duyulan aşktır.
Kül aşığı olanlar, bu cüz aşkına hiç bakmazlar.
Dolayısıyla madem insan aşık oluyor, aşkı