İnsan, hayatı boyunca birçok kitap okuyor. Kimi kitaplar bilgi veriyor, kimi eğlendiriyor, kimileri ise bir süreliğine başka hayatlar yaşatıyor. Ama bazı insanlar vardır; onlar kitap gibi okunmaz, insanın içine yazılır.
Uzun zamandır şunu düşünüyorum: Bir insanı gerçekten sevmek nedir? Onunla olmak mı, ona sahip olmak mı, yoksa onun varlığının sende açtığı kapıları fark etmek mi?
Eskiden sevmenin bir kavuşma meselesi olduğunu sanırdım. Oysa zaman bana başka bir şey öğretti. İnsan bazen en derin bağlarını yanında yürüdükleriyle değil, yarım kalanlarıyla kuruyor. Çünkü tamamlanan hikâyeler hafızada yer bulurken, eksik kalanlar ruhun içinde yaşamaya devam ediyor.
Belki de bu yüzden bazı insanlar gittikten sonra bile hayatımızdan çıkmıyor. Seslerini unutuyoruz, yüzlerini zaman silikleştiriyor, birlikte kurduğumuz hayaller birer birer dağılıyor; fakat onların bizde bıraktığı dönüşüm kalıyor. Sanki içimizde görünmeyen bir odanın kapısını açıp sessizce çıkıyorlar. Kendileri gidiyor ama açtıkları kapı kapanmıyor.
Bazen düşünüyorum da, insanın kaderi yaşadıklarıyla değil, yaşayamadıklarıyla şekilleniyor olabilir. Çünkü gerçekleşen şeyler hayatın parçası olurken, gerçekleşmeyenler kimliğimizin parçası oluyor. Bir gün olacağını sandığımız, beklediğimiz, inandığımız ama hiçbir zaman gerçekleşmeyen şeyler...
Yıllar sonra geriye dönüp baktığımızda canımızı acıtan şey kaybettiklerimiz değil belki de. Onlarla birlikte kaybettiğimiz ihtimaller. Yaşanabilecek bir sabah. Edilebilecek bir sohbet. Kurulabilecek bir yuva. Söylenebilecek son bir cümle.
Ama insan olgunlaştıkça şunu da öğreniyor: Hayatın değeri yalnızca bize verdiklerinde değil, bizden aldıklarında da saklı. Çünkü bazı kayıplar bizi eksiltmez; bizi başka bir insana dönüştürür.
Artık anlıyorum ki herkes sonsuza kadar