,"Peki pişman olduğunu söylediğini hiç duydunuz
mu? Duymadınız, beyler. Sorgusu sırasında bu adam, bir
kez olsun, işlediği menfur suçtan pişmanlık duyduğunu
gösteren bir ruh hali sergilememiştir," dediğini duyana
kadar. O anda savcı bana döndü, sebebini pek de anlamadığım saldırılarına devam ederek parmağiyla beni işaret etti. Adamın haklı olduğunu kabul etmekten kendi
mi alikoyamıyordum, elbette haklıydı .Yaptığımdan çok
da pişman değildim. Ama bu kadar hırslanmasına şaşıyordum. Içtenlikle hatta dostça, yaptığım herhangi bir
şeyden hiçbir zaman gerçek anlamda' pişmanlık duyamadiğimı ona anlatmayı isterdim. Kafam hep ne olacağiyla, bugünle ya da yarınla meşgul olurdu. Fakat beni
düşürdükleri bu durumda kimseyle bu minvalde konuşamazdiım elbette. Duygularım olduğunu, iyi niyetli olduğumu göstermeye hakkım yoktu...
Günlerin nasıl hem uzun hem de bu kadar kısa olabildiğini anlamamıştım. Yaşaması uzundu elbette, fakat o kadar genişlemislerdi ki sonunda iç içe giriyorlardi. Adlarını yitiriyorlardi. Benim için içi boşalmadan anlamını koruyan yalnız dün ve yarın sözcükleriydi.