Bir zamanlar, yaşamak mı, yoksa yaşamı izlemek mi gerek diye düşünmüştüm. O zaman senin yaşındaydım, evlat. Zamanın akışında olmak mı, hayatı tatmak ve yaşamak mı, yoksa uzaktan dünyayı incelemek mi? Ve sonunda şu sonuca vardım: Bütün insani çaresizlik, seyretmekten doğar. Çünkü o zaman göz, zihin ve duygular için tutunacak bir yer bulunmaz. Sadece durup her şeye dışarıdan bakılırsa, bu diz boyu bile olmayan sığ bir nehrin içinde ayakta durmaya benzer. Oysa nehirde hiçbir şey sabit değildir. Gözler yorulur, zihin tükenir, çaresizlik sinsice yaklaşır. Ama suya başımı da içine alacak şekilde tamamen girersem, kendi bedenimle nehre bir biçim ve anlam kazandırırım. Nehir hem yanımdan akar hem de içimden geçer ve işte nehrin özü de bu deneyimin kendisidir. Bu yüzden yaşamayı seçtim, uzaktan bakmayı değil. Peki ya sen?
Colorado Koleji'nde tarih profesörü olan Anne Hyde, tarih öğrenimi gören öğrencilerde şu becerilerin geliştiğini belirtmiştir:
Güçlü analitik beceriler
Olağanüstü sözlü ve yazılı iletişim becerileri
Detay odaklı bir yaklaşım
Araştırma sunma ve bunu yapmak için teknolojiyi kullanma deneyimi
Bağımsız çalışma becerileri
Mükemmel kişilerarası ve problem çözme becerileri
Hızlı tempolu ortamlarda son teslim tarihlerini karşılama yeteneği
İnsan kurumlarının sistematik bir anlayışı
28 Eylül sabahında devriyeler istasyonda ateş sesleri duyduklarını bildirdiler ve Arapların önceki gün öğleden sonra Dera'yı almış olduğu açığa çıktı. 10. Süvari Tugayı ile birlikte kente giren Barrow "görülüp işitilmemiş katliamlarla dolu" sahnelerle karşılaştı. Her yerde Türk askerlerinin cesetleri vardı; fakat bunlar yine şanslı sayılırdı. Parçalanmış cihazlardan, paketlerden, yarı yağmalanmış, yarı yakılmış, paramparça evraklardan oluşan dağların arasına dağılmış yaralılar soyulup soğana çevrilmiş vaziyette ve acılar içindeydiler. İstasyonda hasta ve yaralı askerlerle dolu uzun bir hastane treni duruyordu; makinist ile ateşçi hala sağ halde lokomotifteydiler ancak ölümcül yaralar almışlardı. Araplar katarı geziyor; iniltiler içindeki gariban Türklerin açık yaralarına, kırıklarına- çıkıklarına aldırmadan kıyafetlerini parçalıyor, boğazlarını kesiyorlardı.