İçinde garip bir boşluk duygusu oluşmuştu. Samansı bir şey, tatsız... Sanki o anda iyi olduğu halde aklının bir köşesinde kötü bir şeyler oluyor duygusu uyanmış da, ne olduğunu bir türlü bulamıyormuş gibi bir huzursuzluk.
Bunun üzerine, "ne bekliyorsun" diye sormuştu İrfan. "Bilmiyorum" demişti Hidayet. "Zaten işin güzel tarafı da bu değil mi? Hayatın karşıma ne çıkaracağını bilmiyorum."
Bütün sorun 'kendi' kavramındaydı zaten. Ne demekti kendi, kendisi, ben?
İnsan kendi adını on kez üst üste söylediğinde bile yabancılaşıyordu da, doğumundan ölümüne kadar taşıdığı 'ben' bilincine, ya da 'kendi' damgasına niye yabancılaşmıyordu?