Elbette sevgi derken; bizi sonradan pişmanlık duyacağımız şeyler söylemeye ve yapmaya iten, seçtiğimiz o kişi olmadan nefes alamayacağımızı düşündüren ve o kişiyi kaybetme fikriyle bile sarsılmamıza neden olan, sahip olunmayacak bir güce sahip olmak ve elde tutulamayacak bir şeyi elde tutmak istediğimiz için zenginleştireceğine fakirleştiren o şiddetli tutku patlamalarından bahsetmiyorum...
Arsızlıkla yaklaşmadın hayatın hiçbir nimetine karşılık. Arsızlık ettiğin tek bir arzun vardı: O da AŞK. E o aşk olmasa şiir olmaz, şiir şair, şairde Nazım olmazdı.
İçinde yaşamayı hayal etmediğim bir cennetti seninle olmak. 'Gel', dedin geldim hakikaten. Fırtına, deprem, tipi ne olursa olsun, 'Kal', dedin kaldım. Her şeye rağmen daima, 'Gül', dedin, güldüm. Şimdi senden çekip gidiyorum çünkü 'Öl', dedin öldüm sevgilim.
Çıldırıyordum. Göz göre göre sensizlikten, sen varken beni yok saymandan dolayı deliriyorum. Alev alıyordu hücrelerim. Hiç kimseye böyle kin duymamıştım ve bu denli hiçbir insanı sevmemiştim. İşte tam da bu sebeple ruhumu yaralıyorum. Hem seninle olmak isterken senden nefret ediyor olmak hissi dünya ile bağımı bozuyordu.
Avrupalılar hala kahvaltıda bira içerken Etiyopyalılar kahve içiyordu ve yüzyıllar geçerken bir kahve seremonisi ortaya çıkmıştı. Önce yeşil kahve çekirdekleri masada kavrulur. Sonra garson kadın, dumanı üstünde kahve çekirdeklerini herkese ikram eder, böylece her konuk aromanın tadını çıkarabilir. Arkadaşlığa dair şükran benzeri ya da övgü dolu sözle söylenir ve kahvenin çekirdekleri dibekte öğütüldükten sonra demlenir.