Öncelikle kitap bir çırpıda okunacak türden. Akıcı üslubu, olay örgüsü ve okuyucuda uyandırılan merak ile insan elinden bırakmak istemiyor, fazla hacimli olmadığı için de çabucak okunuyor. Mustafa Kutlu Türk hikayeciliğindeki rüşdünü bir kez daha ispat etmiş bu hikayesiyle. Yazarın tüm kitaplarında olduğu gibi dili profesyonel kullanımı, konu seçimi ve vermek istediği mesajlar da değinilmesi ve takdir edilmesi gereken bir diğer nokta.
Bununla birlikte hikayenin bende yıllar önce okumuş olduğum Suç ve Ceza etkisi yarattığını söyleyebilirim. Sanki devam etmesi gereken bir şey varmış, böyle bitmemeliymiş gibi. Belki de yazar ondan sonraki kısmı bizim hayal dünyamıza bırakıyor.
Kitapların insan üzerinde bıraktığı etkinin insanın bulunduğu zaman ve zemin ile alakalı olduğunu düşünüyorum. Kitabı başka zaman başka psikoloji ile okuduğumda ne hissederim, ne düşünürüm bilemiyorum ama ilk okuyuşumda boğazımda kocaman bir düğüm oluştuğunu ve güçlükle bitirdiğimi itiraf etmeliyim.
Kapıları Açmak Zehra'nın hayatını konu alan ama aslında hepimizin içinde kendimize, çevremize dair pek çok şey bulduğumuz bir hikaye. Cihan'ın ona olan aşkı ama bir türlü dile gelmeyen, eyleme dönüşmeyen tavrı bana Behçet Necatigil'in "Siz geniş zamanlar umuyordunuz/ Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek." mısralarını hatırlattı. Pek çok şey için öyle değil midir zaten? Hep daha güzel, daha uygun vakitleri beklemez miyiz? Ama hayat öyle değildir, pamuk ipliğine bağlıdır ve bir bakmışız yolumuz bambaşka bir sokağa sapmıştır bile. Malum "Yarınlar geç olmakla meşhurdur." Kitapta geç kalınmışlığa kızarken sürekli vurgulanan kader olgusu ile aslında her şeyin nafile olduğu da tokat gibi suratımıza çarpıyor.
Kitabın bana pek çok şey çağrıştırdığı, beni pek çok noktaya götürdüğünü söylemeliyim. Bunların