Fatime Tülübaş

Fatime Tülübaş
SADECE VE SADECE KİTAP
Rüya İçinde bir Rüya
9/10
·200 syf.··
Beğendi
·
2026 16. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 25 Mart 2026 10:29
Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet adlı eseri okumaya başladığımda ve geldiğim noktada da şunu açıkça gördüm: Bu metin, Ziya Paşa ve Namık Kemal’in “Rüya” metinlerinden sonra çok daha geniş kapsamlı, bilim kurgu ile harmanlanmış bir ütopya örneği sunuyor. 1912-13 yıllarında, Osmanlı’nın çalkantılı ve yıkıma yakın döneminde yazılmış olmasına rağmen, geleceğe dair son derece cesur ve sınırları zorlayan bir hayal gücü barındırıyor. Bu eser pek bilinen bir metin değil. Oysa Türk edebiyatının ilk gelişmiş siyasi ütopyalarından biri olmasına rağmen hak ettiği ilgiyi görmemiş. Bu durum benim için aynı zamanda bir eleştiri konusu. Çünkü bizler çoğu zaman kendi edebiyatımıza ve tarihimize yeterince yönelmiyoruz. Rus ve İngiliz edebiyatının pek çok yazarını ve eserini bilir, okuruz; ancak kendi edebiyatımıza döndüğümüzde aynı ilgiyi gösterdiğimizi söylemek zor. Günümüzde de daha çok bilinen, popüler yazarlara yönelme eğilimindeyiz. Oysa ben, tarihin tozlu sayfalarında kalmış, unutulmuş ya da göz ardı edilmiş eserleri keşfetmeyi daha değerli buluyorum. Bu kitap da tamamen tesadüf eseri karşıma çıkan ve beni etkileyen metinlerden biri oldu. Yazarın kimliği hakkında çok fazla bilgiye sahip olmamamıza rağmen, ortaya koyduğu düşünce son derece güçlü. Herhangi bir siyasi ya da dini görüşü bir kenara bırakarak bakıldığında, 1912-13 gibi bir dönemde böyle bir gelecek tasavvurunun kurulmuş olması dikkat çekici. Eserde 2300’lü yılların İstanbul’u kurgulanıyor; teknolojinin ileri düzeyi, toplumun gelişmişliği ve yeniden güç kazanmış bir devlet tasviri yapılıyor. Yıkılmış ya da dağılma sürecine girmiş bir imparatorluğun yeniden ayağa kalkabileceğine dair güçlü bir inanç hissediliyor. Bu yönüyle eser, yalnızca bir hayal değil, aynı zamanda bir umut metni. Bu kitabı okurken
Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi RüyetMolla Davudzade Mustafa Nâzım Erzurumî · Can Yayınları · 2021103 okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Söyle Bilsinler
Puan vermedi·200 syf.··
Beğendi
·
2026 12. kitabı
Herkes bir o kadar tanıdık, bir o kadar yabancı bu ailede. Her biri bir diğerinin hayatına dokunmuş; ama bu dokunuşlar iyilikle kötülüğün iç içe geçtiği bir karmaşaya dönüşmüş. İyi sanılanın kötüye, kötü sanılanın iyiye evrildiği bir yapı var karşımızda. Kim haklı, kim haksız ayırt etmek neredeyse imkânsız. Ailede herkes, kendi açısından bakarak birbirini tanıyor. Kimse kimsenin hikâyesinin gerçekten içinde değil; yalnızca içinde gibi görünüyor. Herkes, diğerine dışarıdan bakan bir göz gibi. Zihinlerinde kurdukları karakterleri gerçek insanların üzerine giydiriyorlar. Böyle olunca da gerçeklik ile algı birbirine karışıyor. Affetmek mi daha zor, yoksa affetmeden bir arada kalabilmek mi? Bu sorunun net bir cevabı yok. Çünkü hikâye ilerledikçe birine kızarken aynı anda ona üzülmeye başlıyorsun. En çok da Ethem ve Nurten insanın canını yakıyor. Belki de bu hikâyede en az haksız olanlar onlar. Eğer konuşabilselerdi, eğer bu ailede herkes yargılamadan, sorgulamadan birbirini gerçekten dinleyebilseydi, her şey çok farklı olabilir miydi? İyilik yapma niyetiyle yapılan hatalar, geri dönülmez yaralar açıyor. Kazım'ın hatası iki çocuğun hayatını mahvediyor. Mürvet’in içinde kalan son merhamet kırıntısı, Ethem ile Nurten’i bir araya getiriyor. Emin, farkında olmasa da annesi onu kötü bir evlilikten kurtarıyor; ama aynı anda Hülya’yı adeta ateşe atıyor. Hülya, Kazım’ın sırdaşı oluyor; fakat bu yakınlık, onun kendi hayatında büyük bir yük haline geliyor. Sevgi, korkularıyla yüzleşemediği için kocasını başkalarıyla paylaşmak zorunda kalıyor. Dışarıdan bakıldığında kusursuz görünen hayatlar, içeride bir enkazdan ibaret. Her şeye sahip gibi görünenler, aslında hiçbir şeye sahip değil. Nurten’e “saf” deniliyor; ama bu saflık, çoğu zaman kötü anlamda kullanılıyor. Oysa Nurten’in
Söyleme BilmesinlerŞermin Yaşar · Doğan Kitap · 202524,2bin okunma
Sadece bir Rüya...
10/10
·72 syf.··
2026 15. kitabı
·
9 saatte okudu
·
Okunma: 22 Mart 2026 00:53
Ziya Paşa ve Namık Kemal’in “Rüya” metinlerini okuduğumda, her iki eserin de yalnızca edebî değil, aynı zamanda düşünsel ve tarihsel birer belge olduğunu fark ettim. Ziya Paşa’nın 1869 yılında kaleme aldığı metin, yoğun bir siyasi eleştiri içerirken; eleştirel bir ütopya olarak, Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumdan nasıl çıkabileceğine dair zihinsel bir tasavvur sunar. Rüya kurgusu üzerinden, aslında dile getirilemeyenlerin ifade edilmesi sağlanır. Eğer Ziya Paşa, bu düşüncelerini doğrudan söyleyebilseydi; yanlışların düzeltilmesi, doğru bir yönetim anlayışının kurulması ve devletin daha iyi bir geleceğe yönelmesi mümkün olabilirdi. Onun zihnindeki ütopya, bir anlamda gerçekleşememiş bir ihtimalin edebî karşılığıdır. Namık Kemal’in 23 Nisan 1872’de kaleme aldığı “Rüya” ise daha farklı bir çizgide ilerler. Bu metin, yalnızca bir eleştiri değil; aynı zamanda açık bir ütopya tasviridir. Hürriyet kavramı merkezde yer alır. Hürriyet perisi aracılığıyla anlatılan bu metinde, özgürlüğünü başkalarına teslim eden bir toplumun nasıl geri kaldığı ve çürüdüğü gösterilir. Buna karşılık, özgürlüğüne sahip çıkan bireylerin oluşturduğu bir toplumun nasıl ilerlediği; bilimde, ilimde ve refahta nasıl yükseldiği tasvir edilir. Bu yönüyle Namık Kemal’in metni, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan çizgide, ütopya türünün en erken ve en belirgin örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Ancak dikkat çekici olan bir başka mesele de şudur: Bizler Thomas More’un “Ütopya”sını, Campanella’nın “Güneş Ülkesi”ni biliyoruz; fakat kendi edebiyatımızda bu türün erken örnekleri olan Ziya Paşa ve Namık Kemal’in “Rüya” metinlerini yeterince tanımıyoruz. Bu durum, yalnızca bir bilgi eksikliği değil; aynı zamanda kültürel bir yönelim sorunudur. Yabancı edebiyatlara gösterilen ilgi ve değer, çoğu zaman
1000Kitap
RüyaNamık Kemal · Can Yayınları · 202252 okunma
Yerli Sokrates
9/10
·380 syf.··
Beğendi
·
2026 11. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 14 Mart 2026 08:22
Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın *Deli Filozof* adlı eserini okudum. Romanı okurken aklımdan sürekli şu düşünce geçti: Eğer Sokrates Türkiye’de yaşasaydı, muhtemelen bu romandaki Hikmetullah Efendi gibi olurdu. Bu yüzden ben ona “yerli Sokrates” dedim. Hüseyin Rahmi’nin bu eseri, yazarın bazı diğer romanlarına göre biraz daha farklı bir yerde duruyor. Hiciv elbette var, fakat önceki eserlerindeki kadar yoğun değil. Bunun yerine daha çok insanların zihniyetini, yaşadıkları manzaraları ve aile kavramının, namusun, kadın ve erkek ilişkisine farklı zihniyettekilerin bakış açısını anlatan bir metin. Romanın temel meselelerinden biri şu: Aradan yüzyıllar geçse de insanlar zahir ile batını ayıramıyor. Zaman ilerliyor, teknoloji gelişiyor ama insanların zihniyeti aynı hızla değişmiyor. İnsanoğlu kurallar belirlese de toplumun düzeni için bilmediği, gözden kaçırdığı tabiatın kendi kanunlarının olduğudur. Ve insan ne kadar çok kanun koyarsa koysun tabiatın kanunlarına üstün gelemez, onlara galebe çalamaz. Hikmetullah Efendi sorgulayan, aklına geleni dile getiren ve toplum tarafından deli diye yaftalanan bir karakterdir. Evreni de ve Yaratıcıyı da kendince ve okuduklarından fikirler üreterek, bunları insanlara aktarmaya uğraşır. Sokaklarda dolaşarak insanlara öğütler veren bir filozof gibidir. Bu yönüyle Sokrates’i hatırlatır. Fakat Sokrates nasıl mahkemelerde yargılanıp idama mahkûm edilmişse, Hikmetullah Efendi de toplum tarafından dışlanır, sözleri ciddiye alınmaz. Romanın bir başka önemli yönü Hikmetullah Efendi’nin içindeki iki kimliktir: baba ve filozof. Hikmetullah Efendi, kendi hikmetini çocuklarına aktarmaya çalışan bir babadır. Kızı ve oğluna düşüncelerini, fikirlerini ve ahlak anlayışını öğretmeye çalışır. Ancak bu konuda başarılı olamaz. Bir noktada filozofluk ile
Deli FilozofHüseyin Rahmi Gürpınar · Özgür Yayınları · 2009242 okunma
Ruhun Sessiz Vedası
8/10
·160 syf.··
2026 9. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 07 Mart 2026 09:21
Maria Luisa Bombal’ın Kefenli Kadın kitabını okumaya başladığımda oldukça farklı bir anlatıyla karşılaştım. Roman, ölmüş bir kadının hikâyesini anlatıyor. Kadının ruhu geçmişteki insanlarla bir nevi sessiz bir hesaplaşma yaşıyor geçmişteki anılar üzerinden; ilk aşkıyla, çocuklarıyla, eşi, babası ve kardeşleriyle. Aslında bu konuşmalar, hayatı boyunca söyleyemediği, içinde tuttuğu her şeyi dile getirmesi gibi. Kitapta dikkatimi çeken önemli noktalardan biri, kadın karakterlerin birbirinin aynası gibi olması. Hepsinin aslında içimizden biri olması. İhtiyaç duyduğu ve çok sevdiği kişi tarafından terk edilen, kocası tarafından eziyet gören, çok güzel olduğu için eve kapatılan, kendini başkalarıyla kıyaslayan, kendini çirkin ve değersiz hissederek intihar eden kadın. Ve de kendisini sevmeyen ve bunu bildiği halde buna razı olan kefenli kadının kızı.. Bizler de bazen inatla durmamamız gereken noktada dururuz, duruyoruz. Kitapta erkeklere karşı dil yer yer sert. Erkeklerin çoğu zaman gerçekçi olmadığı, korkak oldukları ve olgun davranışlar sergilemedikleri dile getirilir. Erkek kardeşinin geçmişte bir kadını yargıladığı için sevmediği biriyle evlenmesini, oğullarının ise kendilerini geliştirememesini ve olgunlaşamamasını ve de sevse de giden ve aldatan koca ve sevgili. Çok güzel olduğu için karısına güvenmeyen ve güzelliğinin bedeli ödetilen kadından ötürü sert dilin haklı olduğunu hissettiriyor okuyucuya. Kitapta şöyle bir cümle var: “Bir takım şeyleri anlamanız için ölmeniz mi gerek?” ve ardından “Ah Tanrım, sevgili Tanrım, anlaşılmak için ölmek şart mı?” diye. Bu cümleleri okurken şunu düşündüm: Belki de bazı şeyleri gerçekten anlayabilmek için insanın bir kez ölmesi gerekiyor. Elbette gerçek anlamda değil; ama sanki insanın hayatında bir kırılma yaşaması, bir şeyi
1000Kitap
Kefenli KadınMaría Luisa Bombal · Dedalus Kitap · 202690 okunma