Halikarnas Balıkçısı’nın Aganta Burina Burinata romanını baştan sona okuduğumda, metnin çok katmanlı bir yapı kurduğunu ancak bu katmanların etkisinin eşit dağılmadığını düşündüm. Roman, ilk sayfalardan itibaren yalnızca Mahmut’un hikâyesini anlatmakla kalmıyor; onun etrafındaki insanların hayatlarına da geniş yer açıyor. Bu yönüyle eser, tek bir ana karakter etrafında dönen klasik bir anlatıdan ziyade, farklı hayatların kesiştiği bir insan panoraması sunuyor.
Daha ilk bölümlerde Mahmut’un babasının, amcasının ölümüne sebebiyet vermesi ve bunun yarattığı vicdan azabı, hikâyenin temel kırılma noktalarından biri olarak karşımıza çıkıyor. Bu olay, yalnızca bireysel bir suçluluk duygusu değil; aynı zamanda sonraki kuşağın kaderini belirleyen bir travma hâline geliyor. Baba, bu deneyimin etkisiyle oğlunun denizci olmasını istemezken, Mahmut’un içinde giderek büyüyen deniz arzusu, anlatının ana gerilimini oluşturuyor.
Roman ilerledikçe, yan karakterlerin hikâyeleri belirginleşiyor ve yer yer ana anlatının önüne geçiyor. Halil Usta, Kasım Efendi, Nusret Ağa, Murat Dayı, Erkek Fatma ve Aliş gibi karakterler, yaşadıkları kayıplar, sakatlıklar, yoksulluk ve çaresizliklerle daha güçlü bir gerçeklik duygusu yaratıyor. Bu karakterlerin her biri, kendi içinde tamamlanmış birer hikâye gibi işlenmiş. Bu nedenle, roman bittiğinde akılda en çok kalanların onlar olması şaşırtıcı değil. Hatta yer yer, asıl anlatının Mahmut değil de bu insanlar olduğu hissi oluşuyor.
Mahmut’un denizle kurduğu ilişki ise zaman içinde dönüşerek derinleşiyor. İlk denize açıldığı anlarda, fırtınanın ortasında bile yıldızları fark edebilmesi, onun dünyaya çocukça bir saflıkla bakabildiğini gösteriyor. Felaketin içinde güzelliği görebilmek, onun karakterinin en ayırt edici yönlerinden biri. İkinci kez denize