Fatime Tülübaş

İşler, günler, Kadınlar, Tanrılar, Öğütler
Puan vermedi·312 syf.··
2025 41. kitabı
Hesiodos’u daha önce okumuştum. Ama felsefe tarihi çalışırken bir kez daha elime aldım. Gözden geçirmek iyi geldi; çünkü her okuyuşta insan başka açılardan bakıyor ve ilk seferde dikkatini çekmeyen satırların farkına varıyor. Theogonia, evrenin oluşumu, tanrıların doğumu, soylar, kavgalar ve düzenler üzerine yazılmış mitolojik bir destan. Okurken ister istemez başka anlatılar da zihnimde canlandı ya da belki ben benzettim: Babil Yaratılış Destanı, Kutadgu Bilig, Dede Korkut, Gılgamış… Sanki her birinden serpintiler vardı ara ara. Aslında belki de tam tersi: Her biri ondan esinlendi. Zamanlar, kültürler, coğrafyalar değişse de insanın evrene ve yaşama anlam verme uğraşı hep vardı ve hâlâ devam ediyor. Saymakla bitmeyecek tanrılar, tanrıçalar, melez varlıklar... Thales’in “Her şey tanrılarla doludur” sözü burada ete kemiğe bürünüyor. O kadar çok tanrı ve tanrıçanın ismini ezberlemek bana göre imkânsız hem ne gerek var zaten? :) Çünkü asıl mesele onların hikâyelerinde, ilişkilerinde, kavga ve ittifaklarında saklı. İşler ve Günler ise gündelik hayat, çalışmak, geçim, insanlar arası ilişkiler, adalet, zamanın döngüsü, mevsimler... Her satırında öğütler, deyişler... Bazen bir bilgenin, bazen yaşlı bir babanın, bazen köy yerinden bir dedenin sesi gibi. Anadolu’nun izlerini taşıdığının kanıtı adeta. Özellikle insanın yaşamına, emeğe, geçime dair öğütler hâlâ geçerli; çünkü yaşamanın çilesi binlerce yıldır çok değişmedi. Ama işte tam orada, tüm bu kadim sesin içine başka bir ses karışıyor: Kadın düşmanlığı. Kadına dair öyle sözler, öyle betimlemeler var ki, metni bırakıp uzun uzun Hesiodos’la konuştum. Evet, gerçekten konuştum :) “Karını parayla satın al”, “takıp takıştırıp kıçını sallayıp aklını çelmesin”, “kadının gözü ambarında” gibi ifadeler var. Diyor ki: “ha kadına
Theogonia - İşler ve GünlerHesiodos · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20161,954 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
UNUTAN UNUTTUĞUNU NEREDEN BİLSİN
Puan vermedi·136 syf.··
Beğendi
·
2025 37. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 11 Temmuz 2025 07:49
Yazarın okuduğum ilk kitabı, Kitap Simyacıları Kulübü sayesinde tanıştığım ve kitaplığımda okunmayı bekleyen bir kitaptı. Baştan sona içine girebildiğim bir kitap olmadı. Gündelik dil, dağınık anlatım ve düşünce çizgisinin netleşmemesi,hep böyle mi devam edecek dediğim ve ettiği bir kitaptı. Bazen ben kitap birbirimizden uzaklaştık .. Yazar diliyle ifade edeyim " bacım okumayacaksan almasaydın beni:)) " dedi. :)) Belki zihinsel olarak daha dingin, daha sessiz ya da bana göre bir kitap arıyordum bu sıralar ya da karakter gibi ne aradığımı bilmiyordum. Her cümlede bir derinlik beklentim, kitabın yapısıyla uyuşmadı. Ama... Kitabın tamamını sadece şu birkaç satır için bile okumuş olmaktan memnunum: "Ne söylendiği değil, söyleneni kim söylediğine bakıyordu bütün cahiller gibi. Sonra insan ne söylediğine bakmaya başlardı biraz olgunlaşınca. Daha sonra ise, daha olgunlaşınca, yine ne söylendiğini değil, kimin söylediğine bakmaya başlardı. Çünkü söylenenin kimin söylediğine göre anlam taşıyacağını da öğrenmiş olurdu. En son, en olgun halinde ise tekrar, kimin söylediğinden ne söylediğine dönüş olurdu." "İnsan aklını ziyan eden bir varlıktır." Ve yine: “Hakikat diken gibi batar evladım… Tiyatro biter, saf hakikat başladığında insan artık konuşamaz, düşünemez bile. İşte o an başlar tefekkür.” Bu cümleler bana dokundu. Hatta dönüp tekrar tekrar okuyacağım satırlar oldular. Kitabın geri kalanındaki dağınıklığın arasında bu hakikat incileri, benim için yazarın sesi oldu. Bir kitabın herkese aynı şekilde hitap etmesini bekleyemeyiz. Belki bir başkasını baştan sona içine çeker bu metin. Ama benim için, birkaç güçlü düşünceyi keşfetmekle sınırlı kaldı bu okuma. Son olarak şunu söyleyebilirim: Kitap okumak, okudum bitti değil benim için, okuduğum kitapları sadece
İnsanın Acayip Kısa TarihiGüray Süngü · Ketebe Yayınları · 20212,392 okunma
Felsefe Dünyasına İlk Giriş Kapısı
9/10
·384 syf.··
Beğendi
·
2025 34. kitabı
·
44 günde okudu
·
Okunma: 27 Haziran 2025 17:02
Felsefeye ilk adım atacak olanlar için sade bir dille yazılmış, oldukça değerli bir kaynak kitap. Ahmet Arslan bu eserinde, bilinen ilk filozofların yaşamlarını, düşüncelerini ve felsefeye katkılarını açık ve anlaşılır bir şekilde aktarıyor. Kitap, yalnızca tarihsel bir bilgi sunmakla kalmıyor, aynı zamanda okuyucuyu düşünmeye, sorgulamaya ve filozofların "arkhe", "varlık", "doğa" gibi temel kavramlar üzerinden yaptığı akıl yürütmeleri kendi içinde tartışmaya teşvik ediyor. Yüzyıllar öncesinde yaşamış, evrenin, canlıların oluşumunu kendince akıl yürütmelerle açıklamaya çalışan, ilkeleri bazen basit gelse de aslında ana ilke, varlık, yaratıcı her ne ise arama yoculuğuna tanık oluyoruz okurken bu geçmiş yaşamları.. Ve günümüzden de, yakın geçmişten de çok tanıdık bilgileri zihminizde misafir etmemizi sağlayan bir eser. Bir ders kitabı niteliğinde olmasına rağmen kuru bir anlatımı yok; aksine felsefeyi merak eden bir okuyucunun ilgisini canlı tutacak biçimde yazılmış. Filozofların apriori ilkelere dayanan düşünce yapıları, onların hangi düşünce akımlarını etkilediği ve neden önemli oldukları, oldukça net ve örneklerle açıklanıyor. Ben de bu kitapla birlikte felsefe yolculuğuma temelden başlamış oldum. Tıpkı yazarın yaptığı gibi, İslam felsefesini daha derinlikli anlayabilmek için önce Antik Yunan düşüncesini kavramaya çalışıyorum. Zaten herhangi bir düşünceyi anlamak istiyorsak, onu besleyen kökleri de tanımamız gerekir. Yılın devamında bu seriye Ahmet Arslan’ın diğer ciltleriyle devam edeceğim. Felsefeye başlamak isteyen herkese gönül rahatlığıyla önerebileceğim bir kitap.
İlkçağ Felsefe Tarihi 1Ahmet Arslan · Alfa Yayınları · 20231,143 okunma
Her öykünün kahramanı içimizden biri
9/10
·80 syf.··
Beğendi
·
2025 31. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 19 Haziran 2025 11:23
Peride Celal’i ilk defa okudum ve iyi ki okudum dedim. Kalemini sevdim, düşüncelerini sevdim. Anlattıkları, yazdıkları kıyıda köşede kalmış ama aslında görülmesi gereken, hatta geç kalınmış bir ses gibi geldi bana.Ki kendi de "kenara itildim" demiş. Öyküleri okudukça kadınların dünyasında dolaştım; yalnızlıkta, yoksullukta, sessizlikte seslerini duydum kahramanların. Kitabın başında yer alan “Melahat Hanım’ın Düzenli Yaşamı” öyküsünde eşini kaybettikten sonra özgürleştiğini sanan bir kadının hikâyesi vardı. Ama bazen geçmiş, arkamızda kaldı sandığımız yerde değil; hep bir yerlerde saklanır ve hiç ummadığımız bir anda karşımıza dikilir. Melahat Hanım’ın geçmişi de öyle yaptı. Onun içine yerleşti, yaşadığı her anı zehir etti. Kimi zaman geçmişin içine hapsoluruz, kimi zaman ondan kurtulup yolumuza devam ederiz. Ama Melahat Hanım o kadar şanslı değildi. İkinci öykü “Ağaç”, bana bir insanla değil de bir ağaçla dostluk kurmanın mümkün olduğunu hatırlattı. Bazen gerçekten de bir bitkiyle insandan daha iyi anlaşırız. Bitkiler yargılamaz, sessizdir, ama hep oradadır. Bu öyküde yalnızlık gönüllüydü; sığınak gibiydi. Üçüncü öyküde hayatın zorluklarına karşı direnen, işlerinin kötü gitmesiyle hizmetçiliğe sürüklenen bir kadının hikâyesi vardı. Sonunda bir televizyon programına çıkıp içini döküyor: yoksulluk, kenar mahallelere itilmek, sadece seçim zamanlarında hatırlanmak… Ve sonra, ezilmişliğin içinden bir güneş gibi çıkıyor. O konuşma sadece onun sesi değil, görmezden gelinen herkesin sesiydi sanki. Dördüncü öyküde bir anne ve kız vardı. Anne dünyaya başka bir gözle bakıyordu; çirkinliğin bile içindeki güzelliği görebilecek kadar derin bir bakışla. Kızıysa sadece kötü olanı, bozulmuş olanı görüyordu. Kimimiz öyleyiz; bir kaldırım taşından çıkan çiçeği bile fark ederiz.
Melahat Hanımın Düzenli YaşamıPeride Celal · H2o Kitap Kitap Yayınları · 2020178 okunma
Filozof olmak, filozofçuluk oynamak değildir.
9/10
·104 syf.··
Beğendi
·
2025 28. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2025 20:43
Felsefe bir iz değil, yürüyüşün kendisidir. Bu kitap üzerinden, filozofların hatasız olmadığını, onların da insan olduğunu; onları anlamanın ise taklit değil, kendi aklımızla yeniden üretmek olduğunu düşündüm. Loukianos’un sivri mizahı ve zamanlar ötesi eleştirisi eşliğinde felsefe okumanın ne demek olduğunu yeniden sorguladım. Filozof olmak, filozofçuluk oynamak değildir. Felsefe… Büyük bir ideal gibi durur uzaktan. İnsan aklının en yüce uğraşı. Ama gerçekten öyle mi? Loukianos, bu soruyu alıp hem alayla hem keskin zekâyla ortaya koyuyor ve şöyle diyor adeta: Filozof musun? Ne ürettin? Kitabın ilk bölümünde filozofların pazar yerinde satıldığı sahne oldukça çarpıcı: Diyojen, Sokrates, Aristippos, Khrysippos, Pyrrhon… Her biri, fikirleriyle müşteriyi ikna etmeye çalışıyor. Ama burada yazar yalnızca felsefi düşünceleri değil, onların ardındaki insanları da gösteriyor. Ve belki de en önemlisi: felsefe yapmanın, filozof olmakla aynı şey olmadığını sorguluyor. Kitabın ikinci bölümünde ise eleştiri daha da keskinleşiyor. Bu kez hedefte filozoflar değil, onların taklitçileri var. Platon’un, Aristoteles’in, Diyojen’in yolundan gittiğini iddia eden ama gerçekte yalnızca onları tekrar eden, hiçbir yeni düşünce üretmeyen, yaşamı sorgulamayan, kendi aklını işletmeyen insanlar… Yeni Platonculuk, Aristotelesçilik, Diyojencilik… Sanki oyun oynar gibi filozofçuluk oynuyorlar.İşte bu eleştiri yüzyılları aşıyor. Gerçek filozofun, bir düşünceyi sadece tekrarlayan değil, o düşünce üzerinde yeniden düşünen, ekleyen, eleştiren, dönüştüren olduğunu hatırlatıyor Loukianos. Çünkü Platon da bir şey kattı. Aristoteles de. Khrysippos da. Ama onların ardından gelen birçok kişi, yalnızca onların isimlerini birer siper gibi kullanarak düşünmeyi bıraktı. Ve bu durum sadece Antikçağ’ın değil,
Filozof Yaşamlarının Satışı - Dirilen Ölüler veya BalıkçıSamsatlı Lukianos · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2022203 okunma