Henüz ilk sayfalardan itibaren kendini hissettiren bir şey vardı: Bu kitap, gördüğü değerin çok daha fazlasını hak ediyor. Kitabın isminin de metnin konusuna ve anlatılmak istenilen eleştirilere doğrudan hizmet ettiğini düşünüyorum. “Miskinler Tekkesi” sadece bir mekânı değil; bir zihniyeti, bir yaşam biçimini ve hatta farkında olmadan parçası olduğumuz bir düzeni simgeliyor. Buradaki “miskinlik”, yalnızca tembellik değil; sorumluluktan kaçma, çıkar uğruna eğilip bükülme, gördüğü yanlışlara rağmen sessiz kalma hâli.
Başlangıçta Osmanlı’nın son dönemlerindeki çalkantılı yapıyı, İttihatçılarla birlikte değişmeye çalışan düzeni ve buna karşılık ya direnen ya da sadece izleyen insanları anlatıyor gibi görünse de, ilerledikçe bunun çok daha derin bir metin olduğu anlaşılıyor.
Roman, kökleri paşalara dayanan bir ailenin hikâyesi üzerinden aslında bir zihniyeti eleştiriyor. Görünürde güçlü, itibarlı ve devletin içinde yer alan bu insanlar; özünde bağımlı, çıkar ilişkileriyle ayakta duran, bir anlamda “dilencilik” yapan bireyler olarak karşımıza çıkıyor. Kahramanın da bu çizgiyi devam ettirmesi, insanın köklerinden ve özünden ne kadar kaçabileceği sorusunu gündeme getiriyor.
Eserin en çarpıcı yanlarından biri, eleştirisini açıkça değil, satır aralarında yapması. Devlet dairelerinden okullara, mahallelerden insan ilişkilerine kadar geniş bir alanda; düzenin nasıl işlediğini gösteriyor. Üst-ast ilişkilerinde liyakatten çok görünüşün belirleyici olması, iyi giyinenin ve sisteme uyum sağlayanın yükselmesi, buna karşılık çalışkan ama “uygun görünmeyen” insanların değersizleştirilmesi… Tüm bunlar, dönemin olduğu kadar insan doğasının da eleştirisi.
Zenginleştikçe doyumsuzlaşan insanlar, fakirlik içinde bile hırsla hareket edenler, çıkar uğruna eğilip bükülenler… Roman, sadece