Mutluluğumdan yahut mutsuzluğumdan yana bir şikayetim yok. Mutlu olduğum zamanlar daha dışa dönük oluyor, insanlarla çok şey paylaşabiliyorum. Hüzünlü olduğum zamanlarda içimin titreyişlerine kulak kesiliyor ve şiir yazabiliyorum. Her iki durumun da ilahi bir bağış olduğuna inanıyorum. Fazladan taşıdığımı söyledikleri 5-10 kilo ile aram gayet iyi. Kanser yaptığını bilsem bile günde 5-6 sigara tellendirmeden edemiyorum. Bütün bunlar için ilaç almaya hiç niyetim yok. Aynen Thomas Szasz gibi düşünüyorum: Hayat çözülmesi gereken bir sorun değildir. Her gün olabildiğince akıllıca, olabildiğince bütün ve olabildiğince duyarlılıkla yaşanması gereken bir şeydir hayat. Katlanmamız gereken bir şeydir. Onun çözümü yoktur.
Bugün psikiyatrik araştırmaların önemli bir bölümü ilaç şirketlerinin vesayeti altındadır, bu şirketler tarafından finanse edilmektedir. Bu araştırmaların halihazırdaki ilaçlara yeni kullanım alanları açmak gibi saklı bir işlevi vardır. Ama bir ruh halini teşhis edilmesi gereken bir şeye dönüştürürseniz, ona uygun bir ilaç da muhakkak bulacaksınızdır. Oysa teşhis hasta da olup biten bir durumdan çok, hekimlerin zihinlerinde olup biten bir durumdur.
İnsana beşikten mezara kadar müdahale edebilme yetkisiyle tıp kurumu, tüketim ideolojisine yeni pazarlar sağlamış oluyor. Yalnız ölüm değil, yaşlılık da doğal olmayan bir süreçtir artık; onun ima ettiği çöküş veya gerileyiştir; bilgeliğe doğru yol alış değil. İlaçlar ve estetik cerrahi sizi bu çöküşten kurtarmak için beklemektedir.
(…) Bir sahneyi -ya da bilinçli olarak bir anıyı- zihnen çağırdığımızda onu bozuyoruz ve sonsuza dek değiştirmiş oluyoruz. Hatıralarımız kütüphanedeki eski kitaplar gibi toz içinde ve hiç değişmeden durmuyor; canlı ve nefes alan varlıklar. Bugün geçmişe dair hatırladığımız şey, hatırayı her çağırdığımızda gerçekleşen düzeltme ve yeniden şekillendirmenin ürünü. Başka bir deyişle, şimdiki deneyimlerimiz geçmişe dair bakış açımızı şekillendiriyor.