Klasik bir Kristin Hannah kitabı ile buluştum. Yazarın akıcı kurgusu, duygulu ve yumuşacık tarzı; kafamı toplamak istediğim zamanlarda ona doğru çekilmeme sebep oluyor. Metni kaleme alırken duygularıma oynadığını biliyorum, hissediyorum da… ama buna karşı koyamıyorum. Galiba karşı koymak da istemiyorum.
Bir yazar duygularımıza bu kadar etkili dokunabiliyorsa—bayat bir ajitasyondan söz etmiyorsak—oynasın, yönlendirsin; ben kendimi bırakıyorum.
Bu metne de böyle teslim oldum. Biraz sarıp sarmalanmak istediğim bir anda okudum. Çok da iyi geldi.
Romanın konusu: Rus bir anne, iki kızı ve hayat dolu bir baba…
Anne (Anya), kızlarına karşı çok mesafeli; çok sevdiği kocasına verdiği sevgiyi onlardan esirgiyor. Kızlar—Meredith ve Nina—büyüyor. Onlar büyüdükçe anneyle aralarındaki mesafe de büyüyor.
Babaları (Ewan), tüm o hayat dolu ve sevecen hâliyle bu aileyi bir arada tutmaya çalışıyor ve bunu gerçekten başarıyor. Ta ki yaşlanıp bir kalp kriziyle aralarından ayrılana kadar…
Şimdi geriye iki kız ve anneleri kalıyor: aralarındaki duvarlarla baş başa.
Babanın tek bir isteği var: Annelerinin, kızlara çocukken anlattığı masalı yeniden anlatması.
Ama bu masala başlamak da, dinlemek de hiç kolay olmayacak.
Masal ilerledikçe, bu kadınların arasındaki bağların ilmek ilmek yeniden kurulmasına; birbirlerinden bu kadar uzak kalmalarının sebeplerinin ortaya dökülmesine; aradaki duvarların yıkılıp yerini yavaş yavaş şefkate bırakmasına tanık oluyoruz…
Bu duygu dönüşümünü çok sevdim.
Karakter gelişimi açısından çok doyurucu bir metindi. Kitabı içimde sıcak bir hisle kapattım.
Ama aklımda şu soru kaldı:
“Zaman bir acıyı senin önüne tekrar getiriyorsa, ona sırt dönmemek mi gerekiyor? Zaman bununla sana sadece acı vermek istemiyor olabilir mi?
Belki de bununla sana bir fırsat
Kış BahçesiKristin Hannah · Pegasus Yayınları · 20166bin okunma
Ian McEwan’ın daha önce Çocuk Yasası kitabını okumuş, bayılmıştım. O kitabın filmini de izlemiştim ve o da çok güzeldi. Normalde şöyle olur: Güzel romanlardan güzel filmler çıkmaz; romanın o tadını tam olarak alamazsın. Ama bu iki romanın filmi de harikaydı.
Kefaret…
Bu kitap kalbimi o kadar çok kırdı ki kelimeleri bir araya getirmek benim için gerçekten zor. Kurgusu, anlatımı, dili, betimlemeleri çok başarılıydı. Okurken ben de Tallis ailesinin malikanesinde, tüm olaylara şahit oldum sanki.
Kitap üç bölümden oluşuyor.
Birinci bölüm: AŞK
Cecilia ve Robbie arasında aşkın başladığı bölüm. Zaten başlamaktan çok ileriye gidemeyen bir aşk bu. Tallis’ler İngiltere’nin en üst sınıfına ait bir aile. Babaları, hizmetçilerinin oğlu olan Robbie’ye hamilik yapıyor. Bu çok yetenekli ve zeki çocuğun eğitimle sınıf atlayabileceğini düşünüyor. Ama anneleri aynı fikirde değil. Bu “alt tabaka” (avam) oğlanın doktor olmasını ona layık bulmuyor.
Üç kardeş olan Tallis’ler: abileri Leon, Cecilia ve en küçük kız kardeş Briony.
Briony hayalperest, hikâyeler yazan, gördüklerini tiyatroya dönüştürmeye meyilli bir kız. Ablası Cecilia ile Robbie’nin yakınlaşmalarını kendi çocuk dünyasında yanlış anlayıp bunu canavarca bir durum olarak görüyor. Kuzenine karanlıkta tecavüz edildiğinde ise bunu Robbie’nin yaptığına dair en ufak bir şüphesi yok.
Avam tabakadan olan Robbie’nin bu “pembe ..lı” İngiliz ailesinde kendini aklaması mümkün değil. Tallislere soylu olmayan bu zeki gencin böyle bir şey yaptığından emin olmak tuhaf bir rahatlama bile veriyor; çünkü o hiçbir zaman gerçekten onların seviyesine çıkamamalı.
Aşkları tek bir günle sınırlı kalmasına rağmen Cecilia ailesiyle bağını koparıyor. Hemşire olmak için evden ayrılıyor. Dört yıl kadar hapiste kalan Robbie ile mektuplarla süren bir aşk
KefaretIan McEwan · Yapı Kredi Yayınları · 20201,325 okunma