Onu yalnızca dokunarak, yalnızca koklayarak bile tanırdım; kör olsam bile nefeslerinden, ayaklarının yere vuruşundan tanırdım. Ölmüş olsam bile, dünyanın sonu gelmiş olsa bile tanırdım onu.
"Mutlu olan bir kahraman söyle bana." Düşündüm. Herakles delirip ailesini öldürmüştü; Theseus karısını ve babasını yitirmişti; İason'un eski karısı, yeni karısıyla çocuklarını katletmişti; Bellerophontes Khimaira'yı öldürmüş ama Pegasos'un sırtından düşüp sakat kalmıştı.
"Söyleyemezsin." Akhilleus doğrulup oturmuştu, öne eğiliyordu.
"Söyleyemem."
"Biliyorum. Hem ünlü hem de mutlu olmana asla izin vermezler." Tek kaşını kaldırdı. "Sana bir sır vereceğim."
"Söyle." Böyle davranması çok hoşuma gidiyordu. "Hem ünlü hem de mutlu ilk kahraman ben olacağım.” Elimi tuttu, avuçlarımızı birbirine dayadı. "Yemin et."
"Niye ben yemin ediyorum?"
"Sebep sensin de ondan. Yemin et."
"Yemin ediyorum," dedim. Yanaklarındaki rengin, gözlerindeki alevin içinde kaybolmuştum. "
Akhilleus gerçekten kast ettiği şeyleri söylüyor, karşısında öyle yapmazsa da şaşırıyordu. Bazıları bunu budalalıkla karıştırabilir oysa her zaman yürekten gelen şeyleri söylemek de bir tür deha değil midir?
Sana bir sır vereyim. tapınağınızda öğretilmeyen bir şey. Tanrılar bize imreniyor. İmreniyorlar çünkü biz ölümlüyüz. Çünkü her an sonumuz gelebilir. Yok olmaya mahkum olduğumuz için her şey daha güzel. Asla şu an olduğundan daha güzel olmayacaksın.