“Doktorların her dediğine inanırsan her şeyin sağlığa zararlı olduğunu düşünmeye başlarsın. İlahiyatçıların her dediğine inanırsan her şeyin günah teşkil ettiğini düşünmeye başlarsın. Askerlerin her dediğine inanırsan asla tamamen güvende olmadığına kanaat getirirsin.”
İnsanlar ne der, diye düşünmeden, olur olmaz her yerde ağlayıp duygularımızı içimizden geldiği gibi ifade edebil-
diğimiz zamanlar ne güzeldi. Yıllar geçtikçe aldığımız yaş, kazandığımız statü, dayatılan kurallar, normlar, toplum baskısı
bize en çok duygularımıza gem vurmayı öğretiyordu sanırım.
Birine kızdığımızda kendimize hâkim olmamız, ağzımıza
gelen cümleleri yutkunmamız, burnumuzun direğini sızlatma
pahasına gözyaşlarımızı zapt etmeye çalışmamız, rahatsız
bir kıyafetin içine kendimizi tıkıştırmamız, sıkıcı ortamlara
tahammül etmeye çabalamamız bundandı işte. Çocukken öyle
değildik, biliyordum. En azından her gün tam otuz çocuğun
davranışlarını gözlemleyerek bu sonuca ulaşabiliyordum.
Giysileri rahatsız ettiğinde çıkarıp atabiliyorlar, sevmedikleri
yiyecekler hakkında düşüncelerini alenen dile getiriyorlardı.
Oysa ben tadını berbat bulduğum yemekleri sayısız defa yemiştim, hatır gönül uğruna ya da nezaketen… Ne tuhaf! İnsan bazen çevresindekilere nazik olmaya çalışırken en çok
kendine kaba davranıyordu.