Her şeyden önce şunu söyleyebilirim ki bir kitabın adı kitabı ancak bu kadar karşılayabilir. Zira Locke Lamora bizlere, okurlara bile yalanlar söylüyor.
Kitap fazlaca ağır başlıyor, insanı içine çekmiyor. Aynı şeyin bir benzerini Rüzgârın Adı'nda yaşamıştım ama onun başlangıcını çok daha fazla sevmiştim. O kitabın yazarı Patrick Rothfuss ise Locke Lamora'nın giriş bölümünün çok daha iyi olduğunu söylüyor, orası ayrı.
Her şeyden önce kitabın iki zaman diliminde ilerlemesi bence başlı başına bir eksi. Okur olarak kitapta net bir kronoloji beklerim, karakterin bir anda çocukluğuna gitmesi hiç hoşuma gitmez. Yirmi sayfa çocukluk, kırk sayfa yetişkinlik şeklinde ilerleyen bir kitap hiç bana göre değil ki giriş bölümünde çektiğim acılar bunu bana net bir şekilde hatırlattı.
Şunu da söyleyelim, kitap gazına ağır ağır basılan bir araba gibi ilerliyor. Önce çok yavaş gidiyoruz, sonra biraz hızlanıyoruz, sonra daha çok, daha çok, daha çok. En sonunda hıza kendimizi öyle bir kaptırıyoruz ki dünya etrafımızda dönüyor, coşuyoruz. Kitap, olabilecek en hızlı şekilde ilerlemeye devam ederken bu sefer yolcu koltuğunda olan bizler dayanamıyor, torpidoyu iterek daha da hızlanmaya çalışıyoruz. Kısaca bir sayfa asla bir öncekinden, sonraki bölümler de öncekilerden kötü değil.
Son olarak kitabı türdeşi olan Rüzgârın Adı ile kıyaslamak istiyorum. Her şeyden önce şunu söyleyebilirim, bu kitaplar onlarca yönden birbirlerine benziyorlar. Oluşturulan harika evren, ince ayrıntılar, üzerine düşünülmüş karakter ve olaylar gibi birçok şey sayabilirim. Fakat bir noktada keskin bir çizgiyle ayrılıyorlar ki bu nokta onları bambaşka iki kitap haline getiriyor.
Rüzgârın Adı karakter üzerinden ilerleyen bir kitap. Baştan sona Kvothe'yle ilgileniyoruz. Kvothe ne yaptı, Kvothe ne yapıyor, Kvothe ne