"Karşımda oturmuş sesi kısık televizyonda bukalemunlar hakkında bir belgesel izliyor. Aramızdaki sessizliği bastırmak adına güzel bir yöntem. Ben de içimden konuşmayı keşfettim aynı savaşa dahil olabilmek için: 'Pes, pes, pes.' Tekrarlayıp duruyorum."
“Oyunun en güzel yanlarından biri buydu. Daha önce hiç düşünülmemiş ayrıntılarla yeni bir dünya kurmak. İkimiz de bunu seviyorduk ama esasen fotoğrafın onun için eviyle yatılı okul arasına gerilmiş, geçmiş yaşamına dair bir şeyleri özlediğinde takip ederek evine dönebildiği sağlam, kalın bir ipi temsil ettiğini biliyordum. Tıpkı benim için unuttuğum ama tekrar keşfedebileceğim bir ev kavramına geri dönüş biletini temsil ettiği gibi.”
"Kurmalı bir fotoğraf makinesiyle. Gülümseyin diyordu. Kadraja tam sığmayan bu topluluk birbirine dâha da yaklaşıyor, bütün oluyordu.
Görünüşe bakılırsa bütünlerdi zaten. En çok bunun nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için uyduruyordum bu hikâyeleri. İçlerinden biri eksilse varlığını yitirip anlamsız bir bütüne dönüşecek bu fotoğrafın içinde kendime bir yer bulabilmek uğruna durmadan kılıf giydiriyordum hepsinin üstüne."
“Terliydiler, nemliydiler belki de. Eğer öyleyse o yapışkan hisle birbirlerine sarılmaları ne garip bir huzurdu. İnsan sadece çok yakın hissettiği, terinden bile tiksinmediği birine yapabilirdi çünkü bunu.”
“Masanın önünde öylece durmuş, kıpırdamadan fotoğrafa bakıyordum. Başkasına ait gizli bir şeyi öğrenmenin arafta bırakan huzursuz ama heyecanlı karmaşasıyla büyülenmiştim.”